ÖYKÜMÖYKÜ
4/5/2009
VATAN İÇİN ÖLÜM, BAYRAMDIR II

Posted in Çanakkale Destan Destan

 


      

       Artık koçaklarımız için de durmak olmazdı.

       Görevlerini yapmış olmanın güveni içinde yola koyulup, tabyalarına döndüler. Kara geceye inat, gündüze taçlar giydiren kızıl güneş; karşı yatan kara dağların arkasında kaybolmuş, ortalığı da kara gece yeniden kaplamış, aşağıda uzanan yeşil ovalar görünmez olmuştu. Bursa Jandarma Taburu bayram ediyor, korkusuz koçaklara alkış tutuyordu.

       Ruşen nam yiğit de kalktı, yerinden doğruldu. Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü Bey ile görüşmeyi diledi. Vardı, karargâha yöneldi. Alp erenler, gâzi dervişler, anlı şanlı koç yiğitler yol açtılar. Kapıda emir çavuşu Kara Ali duruyordu. Sordu:

       - "Nereye böyle koçum? Ne oldu, anlatsana!"

       Ruşen nam yiğit cevapladı:

       - "Diyeceklerimiz vardır. Beyimizi görmek gerek. Kara dinli kâfir, kara gece gibi uyumaz olmuştur. Bizi sarıp kuşatacağı yeri, arar olmuştur. Bütün bunları da, beyimize anlatmam gerek."

       Kara Ali, koçağı fazla bekletmedi. Birlikte yüzbaşıya çıktılar. Ruşen nam yiğit selâm verip, yere diz vurup bekledi. Hüseyin Hüsnü Bey de kalkıp yerinden doğruldu. Ruşen nam yiğide yer gösterdi, rahat olmasını söyledi.

       Ruşen nam yiğit, dilinin döndüğünce, aklının yettiğince, gördüklerini bir bir anlattı, sayıp döktü:

       - "Bilesiniz komutanım, su uyur da, düşman uyumaz." dedi.

       Hüseyin Hüsnü Bey sevindi. Ruşen'i övdü:

       - "Gece gündüz bir uyumayan Allah'tır ve dahi siz!" deyip, Ruşen nam yiğidi dışarı gönderdi. Kara Ali'yi çağırttı. Kara Ali'den de yardımcılarını bulup getirmesini diledi.

       Sırmalı sırmasız bütün komutanlar toplandılar. Yapılacak olan işleri konuştular.   

       Beri yanda kara koç Alper Ahmet, kara dinli kâfirle oynaşmalarını anlatıyor, gâzilerimizin, koçaklarımızın, dur durak bilmez alp erenlerimizin morallerini yükseltiyordu.

       - "Kardeşler, biliniz ki üstümüze gelen düşman, itimiz olmaya bile lâyık değildir. Ah, orda olup da kaçışlarını bir görmeliydiniz. Öyle ite kapı mı teslim edilir, anlamalıydınız. Herifler, yalvar yakar oldular. Öpmek için hemen elimize vardılar. Kurtulduklarını sanıp, ayranımızı kabarttılar. Anladıkları dilden cevapladık kendilerini. Canlarını da ce-henneme gönderdik. Öncülerini perişan ettik."

       Söz ozanlara düştü. Ozanlar saza düzen verip tellere dokundular, yiğitlerimizi övüp arkaladılar.

       - “Bu gelen Ruşen’imizin gelişidir

       Kara dinli kâfir bildin mi?

       Ulu Tanrı’m övüp yaratmış

       Korkusuz yürek vermiş, bilek vermiş

       Öncülerinizi basıp kırmış

       Kara dinli kâfir bildin mi?

       Şu gelen Alper Ahmet’imizdir

       Kara dinli kâfir bildin mi?

       Attığı kurşun boşa gitmemiş

       Boğazından haram lokma geçmemiş

       Çoğunuzu diyar diyar kaçırmış

       Aman diyene kılıç vurmamış

       Kara dinli kâfir bildin mi?”

 

       Ozanlardan biri bırakınca hemen diğeri söylemiş, görelim bakalım Han’ım, nasıl söylemiş, ne demiş?

       - “Biziz sultan kulları, korku bilmez erler

       Adımız, sanımız vardır, bize Türk derler

       Barışta kuzu, savaşta Bozkurt oluruz

       Öcümüz komaz alırız, bize Türk derler

 

       Tanrı’nın kırbacıyız, bu yurt bizden sorulur

       Ayağa düştün, sonun geldi bre kâfir

    Her ferdiniz bu topraklarda boğulur

       Ölümlerden ölüm beğen bre kâfir.”

 

       Kara gece ilerledi. Ozanların söyleşmesi devam ederken, toplan borusu çaldı. Ozanlar tellere dokunmayı bıraktılar. Koçlar, kara koç yiğitler, alp erenler ve dahi koçaklar, hemen toplandılar. Duyanlar  tez koptu geldi, ayak sürümeden koştu geldi.

       Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü Bey, kalkıp yerinden doğruldu. Karargâhtan dışa çıktı. Varıp yiğitlerinin yanına geldi.  Zaman, o zamandı. Bu yiğitlere arka çıkmalıydı.

       Baktı, gördü ki, bütün yiğitleri harman olmuş, derlenmiş, toparlanmış, vereceği söylevi bekler. Sözü uzatmadı, konuştu:

       - "Gâzilerim, şahbazlarım!.. Beklediğimiz gün, erişip çatmıştır. Kara dinli kâfirle hesaplaşma saatimiz geldi. Bilesiniz ki bu yurt, bizim yurdumuzdur. Buradan başka gidecek ne bir yerimiz, ne de başka yurdumuz vardır. Bilesiniz ki vatan, candan önce gelir. Yarın savaş borusu vurduğunda, tatlı can kaygısına düşmeyesiniz. Ne pahasına olursa olsun, bulunduğunuz hatlardan, bir adım bile geriye çekilmeyeceksiniz. Düşmana, ne olduğumuzu göstermeliyiz. Kara dinli kâfir, şayet geçerse; cesetlerimize basıp da öyle geçmelidir bu topraklardan. Demem odur ki yarın, savaş meydanlarının aslanları olmalısınız. Bilesiniz ki, ölen ölür, şehit olur. Kalan sağlar bizimdir ve onlar da gâzi diye adlandırılır. Ulu Tanrı'mın sevdiği kullar arasına girerler. Düşman, bütünüyle ateş olsa, gökten gülle yerine yıldırımlar yağdırsa bile, gelen her belâyı, iman dolu göğüslerinizde söndüreceğinize olan inancım da, tamdır. Size olan güvencim de sonsuzdur. Görevimizi eksiksiz tutup işleyelim. Yarın, el içinde, yüz yerde gezmeyelim. Biz, siz-den hoşnuduz. Yerin göğün yaratıcısı olan, ulu Tanrı'm dahi hoşnut olsun!"

       Sultan kulları, gâziler, alp erenler ve dahi koçlar, koçaklar; hep bir ağızdan cevapladılar:

       - "Belli bil, komutanım! Bize güven. Yarın, el içinde, yüzümüz yerde dolaşmayacağız. Talihimize ve tarihimize şanlı bir zafer daha ekleyeceğiz."

       Hepsi, silahlarını gözden geçirip, varsa eksiklikleri tamam edip, siperlerine çekilerek, mevzilendiler. Artık bütün gâziler, koçlar, koçaklar, sanki tek yürek olmuşlar, gelecek düşmanı bekliyorlardı. Sanki tek bilek olmuşlar, tetiğe basacak zamanı kolluyorlardı.

       Gönülleri aynı imanın ve inancın ateşiyle kavruluyor, her biri şehit ya da gâzi olmayı düşünüyorlardı.

       Öyle ya, han’ım!

       Ölüm, bizim için de bir bayram değil midir? Bayram gününün sevincine, hangimiz katılmayız? İlimiz, töremiz neyi emretmişse, onu iş-lemekten gayrı bir muradımız, dileğimiz var mıdır? Kaderde vatan için ölmek varsa, bize ne mutlu!

       Yerlerin, göklerin yaratıcısı ulu Tanrı'mın en güzel hediyesi, şehitlik ve gâzilikten başka ne ola ki? İnancımız tamdır.

       Üstte mavi gök çökmedikçe, altta da yağız yer delinmedikçe, bizim ilimizi, töremizi kim bozabilir? Kötü dünyanın, şu azgın dünyanın kötüsü İngiliz domuzu mu, Frenk köpeği mi?

Karşı yatan kara dağların yaratıcısı, koşa badem ağızlı gelinlerin, parmakları boğum boğum kınalı kızların güvencesi, ak saçlı anaların, ataların umudu olan görklü Tanrı'm, bizim için böyle bir yazı yazmamıştır, biliriz. Kara dinli azgın kâfire bu topraklar, mezar olacaktır. Her şeyi bilen Tanrı'm, güçlü Tanrı'm, yarın bize, şanlı bir zafer daha kazandıracaktır.

       Gökyüzünde yıldızlar bir bir kaybolmaya, yerlerini de gün ışıklarına bırakmaya başladıkları çağda, Mestane Tepe mevzilerini tutan yiğitler, koçlar, koçaklar birbirlerinden helâllik alıp verdiler.

       - "Anlımızda yazılanı, ancak Tanrı bilir. Yarın ne olacağımızı bir bilirse, O bilir. Zor günlerde, kor ateşe helâlleşip atılmak gerek. Birimizin hakkı, birimizde kalmaya. Hesap günü gelip çatınca, Tanrı katında mahcup olmayalım. O gün, Tanrı bizi kargımasın, yargılasın." dediler.

       İleri hatlarda bulunan kara koç Alper Ahmet, söyledi:

       - "Bre ağam, Ruşen'im. Şu üç günlük dünyada ola ki hakkımız birbirimize geçmiştir. Hangimizin daha önce şehit olacağı bilinmez. Bizden yana, hakkımız helâl olsun. Var, sen dahi hakkını helâl et! Gözümüz arkada olmasın."

       Ruşen nam yiğit de sözü ikiletmedi:

       - "Bizden yana dahi helâldir aslanım. Tanrı'm şahidimiz olsun!"

       Varıp yerlerinden doğruldular. Birbirlerinin boynuna sarılıp koklaştılar. Helâllik alıp verdiler.

       Tanyeri ağardı.

       Karanlık gece bitti.

       Günlük güneşlik, tatlı bir nisan sabahı başladı. Alp erenler, gâzi dervişler, dahi koçlar, koçaklar; elleri tetikte, gözleri ufukta, gelecek kara dinli kâfiri gözler olmuşlardı. Keyiflerine de diyecek yoktu. Hemen hepsinin gözlerinde, bir sevinçtir okunuyordu.

       Güneş, dağların burcunda; kıpkızıl!

       Biraz sonra, bir kıyâmettir kopacak, aralarından kimisi şehitlik şerbetini yudumlayacak, kimisi de gâziler safına katılacaktı. Gün, ne kadar kötü olsa, talih de kötü olsa bile, mevzilerini bırakmayacaklar, hatta düşman hatlarına saldırıya geçeceklerdi. Şimdiye kadar Türk'ün, verilen görevlerini yerine getirmediğini gören, işiten yoktur. Şu kötü dünyanın, şu azgın dünyanın bir bildiği, bir işittiği varsa, sultan kullarının zaferlerinden başka nedir? Ne olabilir?

       Han’ım, hey!

       Gün, o gündür. Şan ve şeref vaktidir. Gün, kara dinli kâfire, can tatlısını bildireceğimiz gündür. Böyle bir günde, Türk'e durup oturmak yaraşmaz. İleri atılmak, kervan kırmak, kelle koparmak yaraşır. Tetiklere basıla, nice nice kara dinli kâfir yere serile ki, Türk'ün adı, bir daha anılıp biline. Nice koç yiğit olduğumuz, iyice öğrenile.

       Kara dinli nam General Hamilton kâfiri de, karargâhından dışarı çıktı. Adamlarını diledi. Yardımcılarını varıp çağırdılar, bulup da getirdiler. Haritalarını önlerine serip işaretlediler, yapılacak işleri bir daha gözden geçirdiler. General Hamilton, söyledi:

       - "İsa hakkı için biliniz ki, Osmanoğulları yorgun ve dahi zayıf düşmüştür. İsa'ya şükürler olsun. Sabırsızlıkla beklediğimiz gün, gelip çatmıştır. Türkleri geri atmak, İstanbul yollarını açmak için, neye mal olursa olsun, Kirte köyünü almak gerekir. Yoksa, zafere giden yolları, kendi ellerimizle kapatmış oluruz. Ne dersiniz?"

        Yardımcıları, hep bir ağızdan konuştular:

        - "Belli, öyledir general!"

       Karınca gibi kaynayan Türk mevzilerini; karadan topçunun, denizden de donanmanın dövmesini kararlaştırdılar. Kızıl güneşin doğmasıyla birlikte, mevzilerimize doğru ileri harekâta geçtiler. Kara dinli kâfir topçusu, mevzilerimizi aralıksız dövmeye başladı. Ortalık, bir anda cehennem yerine döndü. Gâzi dervişlerimiz, alp erenlerimiz de kendilerinden istenileni, fazlasıyla yerine getirmeye, destanlar yaratmaya başladılar. Kara dinli azgın kâfir topçusunu susturmak, ilerleyen düşman kuvvetlerini geri püskürtmek için, hemen gönüllü mangaları oluşturarak, kara dinli kâfir içine sızmaya başladılar.

       Kara koç Alper Ahmet, Ruşen nam yiğidin mangasına düşmüştü. O mangada kimler, kimler yoktu ki?

       Daha nice adı sanı belli, şanlı şöhretli koçaklardan Kürşat Bey, İbrahim Onbaşı, il basıp kervan kıran Sarı Selim Bey, hep aynı mangada toplanmıştı.

       Ruşen nam yiğit, mangasını derleyip toparladı. Onları coşturdu:

       - "Şahbazlarım!" dedi. "Yapacağımız iş, çok çetindir. Zordur. Lâkin size olan güvencim de sonsuzdur. Kırgını ve dahi bozgunu önlemek için, kara dinli kâfir toplarını tez susturmak gerekir. Bu görev de hepimizindir. Görklü Tanrı'm, yardımcımız olsun!"

       Bu yüreklendirme sonucu, mangadaki bütün koçaklar hep birden, "Allah, Allah!" deyip, kara dinli kâfir üzerine atıldılar. Siperlerimizi döven mermi yağmuruna aldırmadılar. Biliyorlardı ki toprak, eğer uğrunda ölen varsa, vatandır. Yoğun topçu ateşinin geldiği sol tarafa doğru, ileri harekâta geçtiler. Bu amansız hücum karşısında İngilizler, neye uğradıklarını bilemediler. İki şark olup sağa sola kaçışmaya başladılar. Yine de yiğitlerimizin kurşunlarına hedef olmaktan kurtulamadılar. Çoğu da tatlı canından olup, cehennemi boyladı.

       Ak saçlı anacığının, meydanlar er görsün diye doğurup da cepheye salıverdiği Kürşat Bey, şakağından vuruldu.

       - "Yandım!" deyip, yere kapaklandı.

       Ruşen nam yiğit gördü, yetişip geldi.

       - "Ne oldu şahbazım?" deyip, yardım etmek istedi.

       Kürşat Bey, söyledi:

       - "Beni bırak yiğidim! Biz, şimdi Tanrı'ya gider olduk. Var, ileri yürü. Öcümüzü koma kara dinli kâfirin yanına!" deyip, oracıkta tatlı canını teslim etti.

       Ruşen nam yiğidin kara gözlerine kan doldu. Öfkesi, kini kabardı. Kara dinli kâfire olan hıncı arttı. Tahrip bombalarını hazırlayıp, kara dinli kâfir topçusuna doğru, bir koşudur tutturdu.   Mangasındaki diğer yiğitler de kendisine uydu. Bu şahlanış, ölüme yiğitçe meydan okuyuştan başka nedir? Vatan için, din için, devletin düzenliği için ölmek olursa, ancak bu kadar olur. Tahrip bombaları ölüm kusmaya, değdikleri topları da birer birer susturmaya başladı.

       Kara dinli kâfir, paniğe kapıldı.

       Panik, tükenişe açılan kapı demekti.

       Fransızlardan bir bölük, İngilizlerin yardımına koşup yetişti.

       Asıl Fransız Alayı da Mestane Tepe'yi tutan Bursa Jandarma Taburu'na hücum etti. Kararlaştırdıkları gibi kara dinli kâfir içine sızan, Ruşen nam yiğidin mangası da cesaretle dövüştü.

       Ruşen nam yiğit olsun, kara koç Alper Ahmet olsun, darda kalan arkadaşlarına, "Yettim, ha gayret!" deyip, imdatlarına da koştular. Başa baş, boğaz boğaza bir kavgaya tutuştular. Mermileri tükenince, süngü hücumuna kalkıştılar. Nice nice kara dinli kâfir canını, cehenneme gönderdiler.

Bir ara, kara koç Alper Ahmet, Ruşen nam yiğidin seslendiğini duydu. Baktı gördü ki, Ruşen nam yiğit süngüsünü, kara dinlinin göğsüne saplamış, bütün uğraşmasına rağmen de süngü yerinden çıkmaz. Varıp yetişti. Yardım etmek istedi. Fakat kara dinli kâfirlerden bir başkası atik davranmış, Ruşen nam yiğidi şehit etmişti.

       Koçlar koçu, kara koç Alper Ahmet, o kâfirin üzerine atıldı. Elleriyle boğazına sarıldı. Bütün hıncıyla sıktı, sıktı. "Allah, Allah!" deyip bir nara vurdu. "Öcünü komayıp, aldım." diye bağırdı. Sırtına saplanan onca kara dinli, azgın kâfir süngülerinin acısını duymadı. Dudaklarında bir gülümseme belirdi. Şahadet getirdikten sonra ruhunu, oracıkta ulu Tanrı'sına teslim etti.

       Han’ım, hey!

       Kara dinli kâfir, ateş olup da gökten yağsa ne çıkar? Fransız Alayı'nın saldırıya geçtiğini gören alay komutanımız Yarbay Kadri Bey de, Bursa Jandarma Taburu'nun yardımına koştu. Yetişip geldi. Koşa badem ağızlı gelinlerin, parmakları boğum boğum al kınalı kızların sevmeye kıyamadığı, sultan kulu Kadri Bey, ilk hatlarda yiğitleri ile birlikte savaşıyor, bağırıyordu:

       - "Gayret yiğitlerim! Bu gün, gayret günüdür."

       Yiğitlerimiz saldırdıkça, kara dinli kâfirin gayreti kırıldı.

       Yüzbaşı Hüsnü Bey, seslendi:

       - "Şahbazlarım, yiğitlerim! Vurun ha, kırın ha, koman ha! Miskin can kaygısına kapılmayın. Kara dinli kâfiri kırmak gerek, durdurmak gerek! Süngü tak, hücum!"

       Emri alan alp erenlerimiz, gâzi dervişlerimiz, koçlar ve dahi koçaklarımız, siperlerinden çıkıp, süngü hücumuna kalkıştılar. Siperlerimize kudurmuş köpek gibi saldıran kara dinli kâfiri, birer birer haklayıp, geri püskürttüler.

       Bu hücum sırasında, başta Yüzbaşı Hüsnü Bey olmak üzere, bütün tabur, üzerlerine düşeni canla başla yerine getirip, arkası arkasına şehit oldular. Kara dinli azgın kâfiri, Mestane Tepe'nin yamaçlarına dahi, bir adım bile yaklaştırmadılar.

       Gün, akşama devrilmiş, kızıl güneş kaybolmuş, karşı yatan kara dağlar, gecenin kucağında kalmıştı. Şimdi top sesleri, tüfek sesleri de duyulmaz olmuştu. Kara dinli azgın kâfir, İngiliz domuzu ve dahi Frenk köpekleri de lâyık oldukları dersi almışlardı. Gök çadırı kaplayan yıldızlar, yeniden yiğitlik türkülerine başlamışlardı. Takviye edilen siperlerimizde günün şanlı yiğitleri övülüyor, Bursa Jandarma Taburu'na alkış tutuluyordu.

       Dua edelim Han’ım!

       Karşı yatan kara dağların geçilmezliğine aldanma. Esen ol. Dirliğini, düzenliğini yitirme. Yitirme ki, nice koçlar, koçaklar geçilmez bilinen dağları aşıp geçe. Gölgelice kaba ağaçların eksilmeye. Dibinde çobanların, kara koç koyunların, kuzuların dinlene. Kara koç atların esen olup tay taylaya. Yarın savaş borusu ötünce, davlumbazlar çalınınca, yiğitlerin derlenip toparlana. Aslan, kaplan kesilip kara dinli kâfir üstüne atıla. Öcümüzü komayıp ala. Destanlar yarata.

       Amin, diyelim Han’ım:

       Amin! Amin!

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ

      

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Post A Comment! Send to a Friend! Trackback URL


Comments


Trackbacks

<%TrackbackDate%> - <%TrackbackTitle%>

Posted at <%TrackbackBlogName%>


<%TrackbackExcerpt%>

Delete