|
Gelibolu yarımadasının güney ucu yanıyordu. Ortalık bir cehennemi andırır olmuştu. Bütün koylar, karşılıklı olarak atılan mermiler yüzünden, kızıl bir ateş tufanı altında kalmış, göz gözü görmez olmuş, ak karadan seçilmez hale gelmişti. Şol sultan kulları, alp erenler, kara koç yiğitler ölüme yiğitçe meydan okuyor, şehitlik şerbetini gülerek yudum yudum içiyor, nice nice kâfir erlerine kan kusturuyorlardı. Han’ım hey! Kitre akşamları bir başkadır, korkuludur. Kirte akşamları, yiğitlik türkülerinin söylendiği zamandır. Zamanların en güzeli, alp erenlerin, gâzi dervişlerin; sarmaş dolaş olduğu bir çağdır. Kirte akşamlarında yiğitler, oturup söyleştiler, tanışıp koklaştılar. Koşa badem ağızlılarından, yavru balaban bakışlılarından söz ettiler. Devletin dirliği ve düzenliği için, yerin göğün yaratıcı olan görklü Tanrı’ma dua edip, yardım dilediler. Ozanlar saza düzen verip ayıttılar: - “Biziz ol dünyanın sevip övdüğü kullar Zalimin korkusu, mazlumun güvencesi Karanlık gecede muştucu ışık İl basan, kervan kıran, kelle koparan Hürriyet ve istiklâl için yaşayan Biziz ol dünyanın sevip övdüğü kullar.” Kirte akşamlarında, karanlık gecelerde yolda kalmışa kılavuz olan yıldızlar; bir sağa, bir sola kaydılar. Bursalı Ruşen nam yiğit, kara gecede, kara yerde sırtüstü uzanmış, gök kubbeyi dolduran yıldızları seyrediyor, olanı biteni de kendi fikrince düşünüyordu. Görklü Tanrı’dan da tek dileği vardı: Vatan yolunda ölmek! Tam dalmak üzereyken duydu, gördü. Yanına yaklaşan ayak sesleri var. Kalkıp yerinden doğruldu. Kara koç bir yiğidin, kendine doğru geldiğini görüp sevindi. Gelen yiğide yer gösterdi, buyur etti. Kara koç yiğit, söyledi: - “Gönlümüz bunalmıştır. Yârenlik etmeyi dileriz. Ruşen nam yiğit aldı: - “Bu cehennem yerinde, bunalmayan gönül kaldı mı ki? Ulan kara dinli kâfir köpekleri!.. Yanınıza kor muyuz bu yaptıklarınızı? Kor olup da yüreğinizi yakmaz, tek kalıncaya kadar sizi, birer birer kırmaz mıyız? Dünyanın kaç bucak olduğunu, dahi can tatlısını topunuza bildirmez miyiz?” - “Görürüm, hıncın ve de öfken kabarmıştır, ağam!” - “Ya ne sandın kara koçum? Kudurmuş, azgın domuzlara karşı, kuzu mu kesilelim? Yoksa, aslan kaplan mı olalım?” - “Kurulmuş yayca gerilelim, hazırlıklı olalım ağam, derim.” Bursalı Ruşen nam yiğit, buna sevindi. Demek, bütün sultan kulları, adsız yiğitler; kara dinliye karşı aynı hisleri duyuyor, aynı intikam ateşleriyle yanıp tutuşuyordu. Bir zaman, ikisi dahi sustular. Hemen hiç konuşmadılar. Besbelli, kara dinli kâfirden alacakları intikamı düşünüyor olmalıydılar. Öyle ya Han’ım... Bu kara dinli kâfir değil mi, “medenî” diye bilinen? Bu kara dinli kâfir değil mi, dünyanın dört bir yanında yanan bütün ocakları, tüttürmez hale getiren? Yiğitlerin sevmeye kıyamadığı koşa badem ağızlı, kınalı parmaklı gelinleri, kızları erlerinden ayıran? Onca yavru balabanları da öksüz bırakan? Osman oğluna duydukları hıncı kusan bu kahpeler, bu köpekler değil mi? Zaman zaman oturup masa başlarında yurdumuzu aralarında pay eden de, bu İngiliz domuzu ve dahi Frenk köpeği kara dinli kâfirden başkası mı ki? Ve de şimdi... Bu kötü çağda, bizi arkadan vurmayı, can evimizden hançerlemeyi de kara dinli, azgın kâfirden başka, düşünen mi var? Varsın, bütün tüfeğiyle, topuyla gelsin. El yumruğunu yemeyen, kendi yumruğunu balyoz sanırmış. Sansın, bakalım. Onlara atacağımız kötek şanlı ola. Ve de bütün dünyada, köşe bucak duyula. Asırlar geçtikçe unutulmaya. Dünya durdukça bilinip anıla. Anıla ki ne anıla! Ruşen nam yiğit, kalkıp yerinden doğruldu. Kara gecede ışıl ışıl parlayan, gök kubbeyi dolduran yıldızlara yeniden baktı. Onca kalabalık olmalarına rağmen, aralarında kardeş kardeş yaşamayı sürdürüyor, birbirlerinden de bir şikâyetleri olmuyordu. Kendi düzenlerini dostça kurmuşlar, sevgiye ve güzelliklere kucak açmışlardı. Ya, canım insanoğlu? Bunca dökülen kanlar niçin? Bunca geliş gidişler nereye? Hınç ve öfkelerini kusmak için, yek diğerlerinin boğazına sarılmak neden? Aynı Tanrı’nın kulları değil miyiz? Bölüşemediğimiz nedir? Leşe üşüşen kuzgunlar gibi, topraklarımızda ne dolanıp durur bu kara dinli kâfir köpekleri ve dahi domuzları? Kara koç Alper Ahmet’e sordu: - “Bre kara koçum, bilmez miyiz ki kara geceler tekin değildir. Su uyur, düşman uyumaz. Varalım, çevremizi bir yoklayalım. Varsa bir kâfir gölgesi, tepeleyelim. Kara dinli kâfirler amansız yerimizden, can evimizden vurmasınlar bizi!” Alper Ahmet de yerinden doğruldu, cevapladı: - “Doğru dersin ağam, güzeli söylersin. Varıp dediğini yapalım.” Koçlar koçları, böyle deyip de anlaştılar. Kalktılar, tüfeklerini omuzlayıp etrafı kolaçan etmeye başladılar. Eski Hisarlık’a doğru yola koyuldular. Kara gece, olanca gücü ile kara yere çökmüş, göz, gözü görmez olmuştu. Korkusuz yürekleri vardı. Etraflarındaki hışırtılara aldırmadılar. Tetik durup, avlarını gözlediler. Gök çadırdaki bütün yıldızlar, bir bir söndüler. Tan ağaracak, neredeyse şafak sökecekti. Karşı yatan kara dağlar, yavaş yavaş aydınlanıyordu. Görüp de baktılar. Kara dinli kâfir gemileri, denizi yara yara geliyor, ileri harekâta geçmek için son hazırlıklarını tamamlıyordu. Eski Hisarlık’taki İngiliz bölükleri, Fransız kuvvetleriyle yer değişiyor, bazı tümenler de takviye ediliyordu. Bu sırada da kara dinli kâfir yiğitleri, birbirleriyle şakalaşmaktan geri durmuyordu. Kara koç Alper Ahmet, ileri atılmak, tek başına düşmanı bozmak diledi. Vardı, ileri yürüdü. Ruşen nam yiğit, bağırdı: - “Bre kardeşim, ne yapmayı dilersin? Kara dinli kâfire yerimizi bildirmek mi istersin? Var, dön geri.” Alper Ahmet söyledi: - “Bre ağam, bu ne iştir, nasıl sözdür? Yiğit olana dönmek yaraşır mı? Kervan kıran, il basan, biz değil miyiz?” Ruşen nam yiğit, sözü aldı. Karşıladı, bekletmedi, söyledi: - “Kervan kıran, il basan biziz, Lâkin tedbirli olmak gerektir. Bu can kurbandır vatan için. Yiğit olana dönmek yaraşmaz. Doğru. Lâkin tedbirli olmak gerektir. Çevrem dolu kan akacak zaman değil Canlar kurbandır vatan için ama Çevremiz düşmanla dolu. Şimdi kan akıtılacak zaman değil, Kâfir basıp öç alacak zaman da değil. Kervan kıran, il basan elbet biziz. Demir bile, tavında dövülür. Var, bilmezlenme de, dön geri.” Kara koç Alper Ahmet düşündü. Ruşen nam yiğit’e hak verdi. Atılacak bir kurşun, çekilecek bir tetik için henüz daha zaman vardı. Zamansız yapılacak işten hayır gelmez. Zamansız kalkış, uçuruma gidiştir. Yolu, sarpa sarıştır. Ve dahi sonucunda nice nice tehlikeler, güçlükler vardır. Yapılacak en doğru iş, tatlı aşa acı katmamaktır. Oturup da kara dinli kâfir harekâtını kollamak, her şeyden yeğdir. Tan ağaran çağda Karşı yatan kara dağlar aydınlanınca Körpe kuzular meleyince Gelinler kızlar kolları sıvayınca Ortalık ışıyıp aydınlanınca Varıp gerisin geriye yola koyuldular. Bir fundalığı geçerken, iki kâfir erinin orada gizlendiğini gördüler. Üstlerine açık açık varmak olmaz deyip, ne yapacaklarını kararlaştırdılar. Ruşen nam yiğit, olduğu yerde kalacak, kara dinliyi oyalayacak. Alper Ahmet, çalılığı dolanıp arkadan yetecekti. Kara dinli kâfir erleri, olanın bitenin farkına varamadılar. Kara dinli iki kâfir oğlancığı, olanın bitenin farkında değildi. Kendi hallerinde, etraflarındaki tehlikeden habersiz, konuşup şakalaşıyorlardı. Ölümün, yanı başlarında kol gezdiğinden de habersizdiler. Sakalları biraz daha uzamış olan sarışını, seslendi: - "İsa hakkı için, niçin buradayız? Ne yapacağız bilemem! Onca yol aşarak, neden buraya geldik? Bize kendi yurdumuz yetmez miydi ki?" Kara kuru kâfir eri, cevapladı: - "Başımızdakilerin işi. Körlerin işi be, ne olacak? Osmanlı'ya bir bir kırdıracaklar bizi. Tuzu kurularımıza göre; güya hemen İstanbul'daydık. Çanakkale'yi de hiç direnmesiz, karşı koymasız aşıp geçecektik. İstanbul kapıları önümüze açılacak, birer fatih gibi de rüyâlar şehrine girecektik. Laf ola, beri gele. Adamlar, Çanakkale'de kestiler soluğumuzu." Ansızın, her ikisi de bir ses duyar gibi oldular. Birbirlerine sus işareti verdiler. Kulak kabarttılar. Yanılmadıkları belliydi ama duydukları bu ses, neydi? Yer ve gökler bile, niçin inler gibi olmuştu? O ses, şimdi neden yoktu? Niçin duyulmaz olmuştu? Yoksa İsa, kendilerini bu cehennem yerinde, kurtlar sofrasında yalnız mı bırakmıştı? Akıllarına gelen, gönüllerine doğan ölüm sessizliğini, bütün damarlarını ele geçiren korku ateşlerini silmek için, istavroz çıkardılar, öpüp başlarına koydular. Beri yanda, korku nedir bilmez, görklü Tanrı'mın övüp de yarattığı kara koç Alper Ahmet; kurulu yayca gerilmiş, kara dinli kâfire iki adım yaklaşmış, Ruşen'in vereceği işareti bekliyordu. Bu sırada, beklenen an geldi çattı. Kara dinli kâfir erleri de, birbirine sokulup korkudan titrer hale geldiler. Ruşen nam yiğit, tüfeğini doğrultup, gök gibi gürledi. Karşı yatan kara dağlar inim inim inledi. - "Bre gidi imansızlar, kahpeler! Benim yurdumda ne ararsınız?" Bu beklenmedik nara, kara dinli kâfir erlerinin sonu oldu. Demiri tavında dövmek için bekleyen Alper Ahmet, "Ya Allah, Bismillah!" deyip, olanca gücü ile ileri atıldı. Kâfir erlerinin kafalarını, tonlarca öfke yüklenmiş semiz koçlar gibi birbirlerine tokuşturdu. Hemen belinden kemerini çıkarıp, iki kâfir oğlancığının ellerini birbirlerine bağladı. Bekletmedi, Ruşen nam yiğit de yetişip geldi. Birbirleriyle kucaklaşıp, zaferlerinin sevincini paylaştılar. Yapacakları işi kararlaştırdılar. Oturup bekleyecekler ki, neye uğradıklarını anlamayıp şaşıran kara dinli kâfir erleri, kendilerine gele. İlkin kara kuru kâfir eri uyandı, sordu: - "Bu ne iştir Hanri? Başım, beynim sancıyor! Bize ne oldu? Gök mü devrildi, yer mi yıkıldı?" Henüz baygın yatan Hanri'nin yerine, onu, Alper Ahmet cevapladı: - "Bre korkak kâfir, kapımda itim kâfir! Ne gök devrilmiş, ne de yer yıkılmıştır. Başınıza geleni, dahi görklü Tanrı'm bilir. Semiz koçlar gibi tokuştunuz, gücünüzü de birbirinizde denediniz." Ruşen nam yiğit de söze girdi, bekletmedi, söyledi: - "Belli, öyledir!" Bu arada Hanri nam kâfir de uyanmış, başlarına geleni öğrenince ah, vah etmişti. Karşı koymak istedi, uzun sözler söyledi. Onu, zorla susturdular. Alper Ahmet kızdı, köpürdü. Ağzına geleni söyledi: - "Ölümlerden ölüm beğen Hanri! Seni doğrayıp biçmez miyim? Sana hemen şimdi can tatlısını tattırmaz mıyım? Kara başımın güvenliği, yerin göğün yaratıcısı olan ulu Tanrı'm hakkı için, kötü kötü bakan gözlerini oymaz mıyım? Çirkin söyleyen dilini de koparmaz mıyım?" Hanri nam kâfir sarsıldı, yalvar yakar oldu. Kara koç Alper Ahmet'in dizlerine kapanmayı diledi. Çoluğundan çocuğundan söz açıp, kuşça canının bağışlanmasını istedi. Ruşen nam yiğit de, yiğitlik töresinin iki paralık edilişi karşısında öfke duydu. Hanri'yi oracıkta öldürmeyi düşündü. Hemen töre için yapacağı işin, töresizce bir iş olacağını anlayınca, hançerine götürdüğü elini, geri çekti. Kızgın kızgın söyledi: - "Bre koçum, Alper Ahmet! Çöz şu kahpelerin ellerini! Bırak, gitsinler. Aman dileyene kılıç çalınmaz. Karşı yatan kara dağları aşıp gelmişler, gölgelice yeşil ağaçları da geçip gelmişler. Lâkin, savaş töresini de bilmezler. Var, çöz ellerini. Bırak gitsinler. Töreyi öğrenip de öylece karşımıza çıksınlar. Hesaplaşalım, görüşelim, mertçe vuruşalım!" Alper Ahmet bekletmedi, söyleneni yaptı. Kara dinli kâfirlerin ellerini çözdü. Serbest kalan kâfir erleri bileklerini ovuşturup, silahlarına davranmak istediler. Ruşen nam yiğit ileri durdu, önlerine geçti. Silahlarına dokundurtmadı. Gidecekleri yönü gösterip, marş marş çekti. Kurtuluşu kaçmakta bulan kâfir yiğitleri, olanca güçleri ile ileri atıldılar. Bir zaman, arkalarına dahi dönüp bakmadılar. Menzilden çıkınca, geri dönüp el kol işaretleriyle yiğitlerimizi alçaltmaya, karalayıp aşağılamaya başladılar. Kara koç Alper Ahmet, kalkıp yerinden doğruldu. Tüfeğini hızla çekip aldı, tetiğe üst üste bastı. Namludan çıkan kurşunlar, yeri göğü inletti. Karşı yatan kara dağlar bile ses verdi, yankı yaptı. Bir bozgun, bir tufan! Han’ım hey! Kara dinli kâfirin halini bir görmeliydin. Biraz önce aslan kaplan kesilenler, şimdi saklanacak, gizlenecek delik aramakla uğraşır olmuşlardı. Kara koç Alper Ahmet, namlusuna ateş kustura kustura ilerlerken, Ruşen nam yiğit dahi tüfeğine sarılmış, can yoldaşını desteklemek, kâfire aman vermemek için tetiğe dokunur olmuştu. Silah seslerine kâfir yakasından da koşuşanlar oldu. Karşılıklı bir yaylım ateşidir başladı. Bizimkiler, "Allah, Allah" deyip, nara vurup ileri atıldılar. Artık oyun bozulmuş, tüfeklerinden çıkan her kurşun, bir kâfir devirmeye başlamıştı. Bir ara, kara dinli kâfir tüfekleri de suspus olup konuşmaz oldu. Yiğitlerimiz görüp baktılar, saydılar. Tamam yedi kâfiri, saf dışı bırakmışlardı. Kara dinli kâfir öncüleri de, belli, kurtuluşu kaçmakta bulmuşlardı. Oyhan Hasan BILDIRKİ
|