Kişi, daima ileriyi görmeli, Han’ım! Görklü Tanrı'nın övüp de yarattığı, ak pürçekli anaların dualısı, koşa badem ağızlı kızların, ak benizli, kınalı parmaklı gelinlerin dahi sevmeye kıyamadığı genç yarbay, yanılmamıştı. General Hamilton, Seddülbahir ve Saros'tan gösteriş çıkartmaları yaparken, bizi de asıl can evimizden, şah damarımızdan vurmak için, Arıburnu önlerine yığınak yaptı.
Kara gecede su uyudu, kara dinli kâfir uyumadı. Nisan sonlarında bir gün, kara dinli kâfir filosu, Arıburnu önlerine gelip yetişti. Gecenin bir bölüğünde, kara dinli kâfir erleri sevindi. İstanbul fatihi olacaklarına inandılar. Sandallar suya indirildi. Anzaklar'dan Albay Lagan'ın erleri, suya bırakılan sandallara bindirilip, bütün motorlar çalıştırıldı. Sabaha yakın, tan alacası vaktinde Arıburnu önlerine yaklaştılar. İçlerinden biri bağırdı:
- "Görürüm, yanlış yerdeyiz. Geri dönelim!"
Döndüler. Bu defa da kuzeye doğru yol aldılar. Görüp baktılar. Hemen anladılar. Yine yanlış hedef seçmişlerdi. Serseri mayın gibi dolaşacak değillerdi ya? Geri dönüp, ilk vardıkları yere ulaştılar. Karaya ayak basmaya hazırlandılar. Anzaklar sevindiler, aralarında konuştular:
- "Rüyâlar şehri bizim olacak!"
- "Göreceksiniz, savaşın kaderi hemen değişecek."
- "Bize, Gelibolu fatihleri diyecekler."
Öyledir. Umutları olmayanlar, hiçbir hedeflerine ulaşamazlar. Umut, adamı gayrete getirir. En yüreksizimize dahi güç ve kuvvet verir. Sözün kısası, umutları olanlar, her güçlüğü yenebilir. Lâkin gâzi dervişlerin, alp erenlerin, dahi koçlar ve koçakların bile umutları vardı. Vaziyet almışlar, gelecek kâfiri denize dökmek için bekler olmuşlardı.
Bir mantelli topumuz ve dağ bataryamız, Kanlısırt'ın doğusunda mevzilenmiş, yer tutmuştu. Yirmi Yedinci Alay ve Dokuzuncu Tümenin sultan kulları, elleri tetikte bekliyorlardı. Kıyıda iki gözcü mangamız vardı.
Kara dinli kâfir yiğitleri, hiç direnmesiz kıyıya çıktılar. İleriye doğru gece yürüyüşüne başladılar. Gözcü manga erlerimizden Sarı Kenan, gelenleri gördü, bildi. Azlıklarına bakmadan ileri atılıp bağırdı:
- "Bre kardeşler, yiğitler! Kara dinli kâfir, topraklarımıza ayak basmıştır. Koç yiğitlere durmak olmaz. Beni seven, arkam sıra yetişsin. Kopup gelsin. İleri!"
Ortalık, aniden karıştı. Kara dinli kâfir de görüp şaştı. Albay Lagan, ileri atıldı. Başlayacak bir paniği güç belâ atlattı. Gözcülerimiz kahramanca vuruşup savaştılar. Düşman çokluğu karşısında dağıldılar. Bu umulmadık zafer, Albay Lagan'ı sevindirdi.
- "Vurun İsa oğulları, davranın!" deyip, Anzaklarına da gayret verdi.
Kara dinli kâfirler, o gayret sonucu, Hain Tepe'ye çıktılar. Oradaki mangalarımızı kuşatıp, nice koçlarımızı, koçaklarımızı yok ettiler. Hain Tepe, kanla doldu. Hain Tepe, bize zindan oldu.
Kurtulabilen koçaklardan biri, gönlüne düşenleri dillendirdi:
- “Yıkılası Hain Tepe, zalim tepe
Kahpe düşman gelip yetti görmedin mi?
Niçin yaslı değilsin, dövünmezsin?
Kahpe düşman eline geçtin, sevindin mi?”
Anzakların gözü pekleri, bileği güçlü, yüreği zorlu olanları durmayıp, ilerlediler. Kanlısırt'a doğru gitmeyi denediler. Mantelli topumuzun ve dağ bataryamızın, ortalığı cehennem yerine döndüren ateşiyle karşılaştılar. Oracıkta yiğitlikleri tükendi, cesaretleri kırıldı. Her biri, bir tarafa gizlenerek, geridekileri beklemeye başladılar. Kara dinli kâfir çıkartması durmadı. Aralıksız devam etti. Sonradan gelenler de, ilk gidenlerle buluştular. Komutanları, oturup konuştular:
- "Türk'ü susturmak, zafer kazanmak istiyorsak, Kanlısırt'ı işgal edip, dağ bataryasını saf dışı etmeliyiz. Sonra da karşı yatan Kaba Tepe'ye varıp ulaşmak gerek."
Albay Lagan, zaferi kimseye kaptırmak istemiyordu. Kalkıp yerinden doğruldu. İleri atıldı. Arkasından adamları da akın akın aktılar.
Kel Tepe'de yer tutan üçüncü bölüğümüz, bu durumu görünce, yerinde duramaz oldu.
Bölük komutanı Haydar Tekin gürledi:
- "Davranın gâzilerim, yiğitlerim. Kara dinliye kim olduğumuzu bildirelim. Şehitlerimizin öçlerini de, yanlarında bırakmayıp alalım."
Koçaklarımız, koçlarımız, alp erenlerimiz yerlerinden kalkıp doğruldular. Kaba Tepe'ye doğru fırtına gibi akıp yetiştiler. Koçaklardan biri, Mehmet oğlu Kara Mehmet derler bir koç yiğit, baktı, gördü. Albay Lagan, üstüne üstüne geliyor. Tüfeğini doğrulttu. "Bismillah" deyip tetiğe dokundu. Albay Lagan, yüreğinden vuruldu. "Yandım!" deyip, yere yıkıldı. Nice nice kâfir erleri dahi oracıkta öldürüldüler.
Koçaklarımız hep bir ağızdan, "Allah, Allah!" diye bir nara saldılar, yer gök inlerken, kara dinli kâfir üzerine hücuma kalktılar. Kara dinli kâfirler, neye uğradığını bilemedi. Albayları da ölünce, kumanda zincirleri koptu. Gerisin geri, var güçleriyle de kaçmaya başladılar. Ürkek sığırcık alayına döndüler. O başsızlardan, yüreksizlerden bir kısmı daha, balıkçı damlarına yetişip, denize ulaşmak istedi. Yoğun ateşimizle karşılaşıp, çoğu, tatlı canlarından oldular. Sağ kalanları, Yükseksırt'a yöneldiler. Buradaki erlerimizi şehit ettiler. Kara dinli kâfirin gözü korktu. Balıkçı damları önünden çıkartma yapmayı bıraktı.
Lakin Han’ım, bizim de kaybımız çok oldu. Savaş alanları şehitlerimiz cesetleriyle dağ gibi yığıldı. Yanlış yolu izlememiz yüzünden, balıkçı damlarını tutan birinci takımımız hariç, hemen bütün koçlarımız, dahi alp erenlerimiz tatlı canlarından oldular. Geride kalanlarımızın cephaneleri tükendi. Mavi sular üzerindeki kara dinli kâfir gemilerinden çıkacaklara elbet te süngüleri yeterdi. Ama Yüksek Sırt’ı ele geçiren düşman karşısında daha fazla dayanamazlardı.
Bizimkiler de geri çekilip, Conkbayırı'nı tuttular. Geri çekilişimizi fırsat bilen kara dinliler, var güçleriyle çıkartmaya devam ettiler.
Kızıl güneş henüz doğmamış, karşı yatan kara dağlar da henüz ışımamıştı. Yirmi yedinci piyade alayı komutanı Yarbay Şefik (Aker) Bey, ortalığı cehennem yerine çeviren top seslerine uyandı. Kalkıp yerinden doğruldu.
Baktı, gördü ki, aşağılarda kızılca kıyâmet kopuyor. Öfkesi, kini kabardı. Yardımcılarını dileyip, ordular bozan yiğitlerine, silah başı yaptırdı. Durumlarını, Albay Sami Bey'e bildirdi. Ordularının başında, ileri harekâta geçip, tan ağaran çağda Kemalyeri'ne varıp yetişti. Binlerce kara dinlinin üstlerine geldiğini gördü. Gök kubbe gittikçe mavileşti. Deniz, durgunlaştı. Sanki biraz sonra kopacak fırtınayı haber vermek ister gibiydi.
Yarbay Şefik Bey, kalkıp yerinden doğruldu. Gönüllülerini, öncülerini diledi. Onbaşı Kâmil kopup geldi. Yiğitlerini derleyip toparladı. Sözü aldı, uzatmadı söyledi. Demiş, görelim bakalım, o yiğitler yiğidi ne demiş Han’ım?
- “Şahbazlarım, can yoldaşlarım,
Bre kırk yiğidim, toplanın haydi!
Durmak zamanı değil, savaş zamanıdır şimdi
Düşmana ateş yağdırmak zamanıdır şimdi
Topraklarımızı çiğnerse
Kara dinli kâfirden gayri kim çiğner?
Ak saçlı anamı, yavru balabanlarımı ağlatırsa
Kara dinli kâfirden gayri kim ağlatır?
Koşa badem ağızlılarımızı dövündürürse
Kara dinli kâfirden gayri kim dövündürür?
Şahbazlarım, can yoldaşlarım
Bre kırk yiğidim toplanın haydi!
Karşı yatan kara dağlar bizim değil mi?
Sorulacak hesap, alınacak öç bizim değil mi?”
Şol kırk yiğit durur mu? Onlar dahi bir ağızdan ayıttılar:
- “Belli, öyledir yiğit beyimiz. Sorulacak hesap, alınacak öç bizimdir. Ne dersen onu işleyelim, onu tutalım. Miskin canımızı vatan yolunda harcayalım. Kara dinli azgın kâfire can tatlısını bildirelim.”
Şol kırk yiğidin içinde, Garip Ozan derler bir er vardı. Kavga zamanlarında coşar, yırtıcı kaplan kesilir, nice nice kâfir kellesi koparır ama kopuzunu elinden bırakmazdı. O dahi kalkıp yerinden doğruldu. Yiğit beyinin, Onbaşı Kamil’in karşısında durdu. Kopuzunu omzundan çıkarıp, dizlerine koydu. Çalıp söyledi.
Söylemiş, görelim bakalım ne demiş?
- Bre beyim, koç yiğidim
Kaygılanıp tasalandığını görmüşüz
Kara dinli kâfir ne etmiş, neler etmiş?
Kaba yüreğini yanar görmüşüz
Karşı yatan kara dağlar elbet bizimdir
Kaygılanıp tasalanma
Yiğit beyimize kaygı yaraşmaz
Yiğit beyimize tasalanmak düşmez
Sorulacak hesap varsa bizimdir,
Alınacak öç varsa bizimdir!”
Kırk yiğitler, sultan kulları, gazi dervişler, alp erenler, dahi koçlar, koçaklar garip Ozan’a alkış tuttular.
Onbaşı Kâmil, kalkıp yerinden doğruldu. Ala donlu, eşkin atını istedi. Yiğitleri hemen varıp yetiştiler, ala donlu eşkin atı tutup getirdiler. İçlerinden biri, atın üzengisini tutup, yiğit beyinin atlanmasına yardım etti. Sonra da hepsi birden at bindiler. Kara dinli kâfir üzerine, yiğit beylerinin peşi sıra, şimşek gibi doludizgin, at sürdüler. Korku nedir bilmiyor, ölüm nedir düşünmüyorlardı. Tek düşünceleri, tek umutları, kara dinli azgın kâfirin topraklarımızdan çıkarılması, mavi sulara gömülmesiydi. Böylece kara dinli azgın kâfirden hesap soracak, öçlerini komayıp alacaklardı.
Yiğitler yiğidi, koçlar koçu Onbaşı Kâmil haykırdı:
- "Koman yiğitlerim! Vurun can yoldaşlarım! Nice kâfir kellesi koparıp, nam alıp şanlanın! Kara gün, kararıp kalmaz derler. Gün, o gündür. Dahası, gün bizimdir. Vurun aslanlarım! Gayret aslanlarım!"
Serdengeçtiler, gönüllü öncüler, aslanlar gibi dövüşüp, nice nice kâfir kellesi kopardılar. Kara dinli kâfire can tatlısını bildirdiler. Kara dinli kâfir ölüleri, meydanı doldurup harman gibi yığıldı. Düşman, neye uğradığını bilemedi.
Ecel geldi, yetişti.
Yiğitler yiğidi, Onbaşı Kâmil'e de değdi.
Onbaşı Kâmil, "Yandım Allah!" deyip, öyle bir nara vurdu ki, karşı yatan kara dağlar bile inim inim inledi. Gök kubbe de sesine ses verdi:
- "Yandım Allah!"
Yiğitleri bakıp, görüp işittiler.
Yiğit beylerinin vurulduğunu anlayınca, yırtıcı kaplanlar gibi gerilip, kara dinli kâfir üzerine atıldılar. Nice Anzakoğlunun canını, cehenneme gönderdiler. Yiğit beylerinin cesedini de yerde komayıp, tez varıp aldılar, geri çekildiler.
Yarbay Şefik Bey baktı, görüp sevindi.
- "Kara dinli kâfire saldırmanın tam zamanıdır." dedi.
Kızıl güneş iyice yükselmiş, savaş alanını ısıtır olmuştu. Karşı yatan kara dağlar, aşağılarda uzanan zümrüt ovalar bile aydınlanır olmuştu. Yarbay Şefik Bey kalktı, yerinden doğruldu. Kara koç piyadelerinin başına geçti. Söyledi:
- "Bre şahbazlarım, koçlarım! Davranın! Vakit erişti, sıra bize geldi. Sırt çantalarınızı, olduğunuz yerde bırakın. Kara dinli azgın kâfirin gözünün yaşına bakmayın. Analarımız bizi, bu gün için doğurdu. Hücum!" deyip gürledi.
Kara koç piyadeler, süngü takıp hücuma kalktılar. Yer götürmez asker ile gelen kara dinli kâfire, "Allah, Allah!" sesleriyle saldırdılar. Komutanları önde, o canlar da bir adım geride, öyle bir savaşa giriştiler ki, dil ile anlatmak da mümkün değil. Hani derler ya; söyleyenden dinleyen ârif gerek. De ki o söz, bu savaş için söylenmiştir. Piyadelerimiz, nice kaba göğsü sançıp, adım adım Kanlısırt'a ilerlediler. Kara dinli kâfir erlerinin kara başlarını kopardılar.
Oyhan Hasan BILDIRKİ