ÖYKÜMÖYKÜ
3/8/2009
FAKİR NAM DİLAVER DERLER BİR KOÇ YİĞİT

Posted in Çanakkale Destan Destan

 

Han’ım, hey! Şu sultan kulları, gazi dervişler, alp erenler Çanakkale’de nice nice destanlar yarattılar. Koca Türk’ün ölmezliğini, Osmanlı’nın dirliğini cümle aleme, kötü dünyanın dört bucağına duyurdular. Çanakkale’de açılan cephelerde aslanlar gibi, kaplanlar gibi dövüştüler. İçlerinden biri vurulup, şehit ya da gazi olunca, bir diğeri hemen yerini alıp, kara dinli kâfire aman vermedi, kan kusturdu. Kara danalar gibi, azgın boğalar gibi, meydanları doldurup, “Allah, Allah!” diye nara vurdular, kara dinliyi erim erim erittiler. Kara gecedir, parlak gündüzdür demediler. Hanlar Hanımıza layık olduklarını gösterdiler. Ak saçlı anaların, kocamış babaların, koşa badem ağızlı gelinlerin, kınalı parmaklı kızların övüncü oldular.

Savaş alanında yanmadık, yıkılmadık yer kalmadı. Meydan, ölü ve yaralılarla dolup taştı. Boğaz’ın iki yakası, dahi Gelibolu yarımadasının her karış toprağı, kızılca kanlarımızla sulandı. Ancak yiğitlerimiz, koçlarımız, koçaklarımız; bu cehennem yerinde, kızıl alevler, kor ateşler içinde bile yüreklerine korku denilen nesnenin zerreciğini uğratmadılar. Gazi dervişlerimiz, alp erenlerimiz baştan ayağa iman kesildiler. Ölüm püsküren toplara, gökten yağmur gibi yağan mermilere aldırmadılar. Canlarından aziz bildikleri vatan topraklarını, kara dinli kâfire çiğnetmediler. Kuşça canlarından geçip, kara dinli kâfir karşısında sıra dağlar gibi, şu aşılmaz dağlar gibi durdular. Kara gecenin güvencesi, aydınlık günde kılavuz olan, yerin göğün yaratıcısı Ulu Tanrı’m, cümlesinden razı olsun.

Anafartalar’da aslanlar gibi dövüştük. Savaş, uzun günlerimizi aldı. Nice koç yiğitlerimiz, koçaklarımız canlarını vatan yolunda verdiler. Kara dinli kâfir için önemli olan, İstanbul ve dahi Gelibolu yollarını açacak olan, Conk Bayırı düştü. Kara dinli kâfir eline geçti. Bu durum karşısında cümle yiğitlerimiz kederlendi. Sevinemez oldu. Kara bağırlarına taş bastılar. Acılarını, kederlerini Kara dinli kâfire bildirmediler.

Nasıl olmuş, neden olmuş anlayamadık, görüp de duyamadık. Conk Bayırı’nda  Fakir nam Dilaver derler bir koç yiğitimiz vardı. Kara dinli kâfire çok kan kusturmuş, sonra ortalıktan kaybolmuştu. Kırk yiğidi yollara düşmüş, onu aramadık köşe bucak bırakmamıştı. Fakir nam Dilaver Bey’leri, nice kelle koparan, kâfir kıran beyleri ortalıkta görünmez olmuştu. Kara dinli azgın kâfirin eline düşecek bir yiğit değildi. Oy kara şeytan, vay kara şeytan! Yedi kat yerden dışarı çıkıp, o koç yiğidimizi kara yere mi çekip gizledin? Yedi kat mavi gökten alıp, o koç yiğidimizi mavi göğe mi alıp götürdün?

Kar koç yiğitler, kara gecede şimşek gibi at sürdüler, tozu dumana katlar, köşe bucak aradılar, dönüp geldiler. Meydan yerinde toplandılar:

- “Fakir nam Dilaver Bey’imizi her yerde aramışız. Ne ölüsüne, ne dirisine rastlamışız. Elbet bunda bir iş olmalı. Varıp görüşelim, koç yiğidimiz için ne yapacağımızı kararlaştıralım. Kara dinli azgın kâfir eline tutsak düşmüşse, varıp basalım. Yetişip alıp gelelim. Koç yiğit beyimizin yolunda birlik olup, ölelim!” dediler.

Başsız yaşamakta, ölmeyi yeğ buldular. Yüz karalarını, namus lekelerini yer gök kabul etmez. Gizlerse, bir kara yer gizler. Şu kırk yiğit varsın ölsün. Kara yer altında gizlensinler, saklansınlar.

Kara koç yiğitler, kalkıp yerlerinden doğruldular. İçlerinden biri yapılacakları söyledi:

- “Ne ağırlığımız varsa, koyup bırakalım. Hepimiz yalnızca hançerlerimizi alalım. Kara gecede sürünerek, Kara dinli kâfir karargahına varalım. Elimizi çabuk tutup, tutsak olan beyimizi kurtaralım.”

Beyleri için başlarını ortaya koyan şu kırk yiğit, denileni yaptılar. Silahlarını, süngülerini, çantalarını bir çalılığa sakladılar. Kara gecede kara dinli kâfir karargahına sokuldular. Seslerini, soluklarını kestiler, beklediler.

Her şeyi bilen Tanrı’m, yardımlarına yetişti. Düşmana tutsak olup, eli kolu bağlı vaziyette, bir çadırda tutulan Fakir nam Dilaver Bey’lerinin bağırıp çağırdığını işittiler.

Fakir nam Dilaver Bey söylemiş:

- “Ulan Kara dinli kâfir köpekleri! Madem beni tutsak edip, tutup bu çadıra kapadınız. Haydi gelip öldürün beni, sağ bırakmayın! Eğer kurtulursam, yaptıklarınızı fitil fitil, burnunuzdan getiririm! Bilmiş olun, varıp düşünün! Vatanımda ne ararsınız? Bela aramaya geldiğinizi bilirim. Atalarımız ne demiş? Eceli gelen köpek, cami duvarına siyermiş. Siz, o köpeklere benzersiniz! Miskin canım, vatan yoluna kurbandır. Bilmiş olun, varıp düşünün! Ya öldürün, ya bırakın beni!”

Kırk yiğidin, kırkı da sevindiler. Neredeyse bayram yapacaklardı. Vardılar, beylerinin, koç yiğitlerinin çadırına sürüne sürüne geldiler. Çadırın önünde iki kâfir erinin nöbet tuttukların gördüler. Kâfir erleri, kahkahayla gülüp söylediler:

- “Atıp tut, bakalım koca Türk! Bağır, meydan senindir. Yarın şafakla birlikte, kızıl güneş doğmadan kurşuna dizilince, anlarsın bağırıp çağırmayı!”

Kırk yiğidin bir dahi bu karalamaya dayanamadı. Kâfir erlerini paralayıp, kötü söz eden dillerini koparmak istediler. Fakat düşündüler. El, adama aman vermez. Horozu çok olan köyün, sabahı tez olur! Öf-kelerini, kinlerini güç bela tutup, bir müddet beklediler.

Fakir nam Dilaver Bey, tekrar söyledi:

- “Dışarıda ne dırlanıp durursunuz, it sürüleri? Er iseniz, çadıra gelin! Çözün elimi! Kozumuzu yiğitçe paylaşalım!”

Kara dinli kâfir erleri, sadece gülmekle yetindiler.

Nice zaman sonra, yüzlerce kurt uluması duyan kara dinli kâfir erleri, birbirlerine sokulup, istavroz çıkarıp, dudaklarına götürdüler. Rab İsa’larına sığındılar. Kâfir erleri ne bilsin Han’ım, nerden bilsin? Fakir nam Dilaver derler koç yiğidin kırk yiğidi, zorda kalınca bozkurtlar gibi uluyup, birbirleriyle anlaşıp haberleştiler. Can yoldaşlarına da durumlarını bildirdiler. Fakir nam Dilaver Bey, kurt ulumalarını duyup sevindi. Demek öldürmeyen görklü Tanrı’m, dualarını kabul etmiş, kırk yiğidini yardımcı göndermişti. O dahi bozkurtlar gibi uluyup, kırk yiğidine, can yoldaşlarına bekledikleri cevabı verdi.

Aralarından iki koçak ayrılıp kara çadırı dolandılar. Biri sağdan, öteki soldan kara dinli kâfir erlerinin üzerine atıldılar. O kâfirleri omuzlarından tutup, başlarını da koçlar gibi birbirlerine kütlettiler. Darbenin şiddetinden olsa gerek, kara dinli kâfir erleri cansız yere düşüp, oracıkta yığılıp kaldılar. Artık gülüp kahkaha atamıyorlardı. İsaları dahi onları gökten yere inip kurtaramamıştı.

Kara koç yiğitler durmayıp, kara çadıra girdiler. Kara koç yiğitlerinin yanına varıp, iplerini kestiler. Fakir nam Dilaver Bey’le kucaklaşıp öpüştüler.

Fakir nam Dilaver Bey:

- “Kara koçlarım, aslanlarım! Cesaretinizi övmeye söz bulamam! Bu canım, size kurban olsun!” dedi.

Kara çadırdan dışarı çıktılar. Kara gecenin, kara karanlığına aldırmadan, kırk yiğidin yanına vardılar. Durmayıp, yola koyuldular.

İçlerinden biri söyledi:

- “Kara günlerde güvencemiz beyim

Şol gözümüz, söyler dilimiz beyim

Görklü Tanrı’mıza şükürler olsun

Çok sevinir oldu gönlümüz beyim!”

 

Kara gecenin bitiminde, tanyeri ağarırken, o kırk yiğit; silahlarını bırakıp sakladıkları yere geldiler. Durmadılar, hemen silahlarını kuşandılar, çantalarını sırtlarına bağladılar. Çevreye gözcülerini yerleştirip, dinlemeye koyuldular.

Fakir nam Dilaver Bey, kalkıp yerinden doğruldu. Şu kırk yiğidine söylemiş, görelim ne demiş:

- “Serdengeçtilerim, şahbazlarım

Barış gününün güvercini, savaşın kartalları

Aslanlarım, yavru şahanlarım

Cesaretinize Tanrı’m tanıktır

Mavi gökler, dahi kara yerler tanıktır

Karşı yatan kara dağlar yüce olsa aşarsınız

Kara dinli kâfir kavî olsa basıp kırarsınız

Bilirim, size ordular dayanmaz

Aslanlarım, yavru şahanlarım benim!”

 

Kırk yiğidini övmüş. Onları, yapılacak yeni kavgalara hazırlamış. Koca Türk’e, Osmanlı’ya durmak olmaz deyip, can yoldaşlarını, kırk yiğidini savaş oyunlarına başlatmış. Karşılıklı iki takım olup, cirit atmışlar, güreş tutmuşlar. Koç yiğit beylerinin kurtuluşu için, büyük bir şölen vermişler. Yeyip içmişler. Hoşça vakit geçirmişler.

Koçlar koçu, Osmanoğlu’nun övüncü Mustafa Kemal, kalkıp yerinden doğruldu. Tümen Komutanı Nuri Conker Bey’i diledi. Varıp çağırdılar. Nuri Conker Bey, çıkıp geldi. Cümle komutanlar hep geldiler. Kara çadırdan dokunmuş karargâha vardılar. Toplandılar.

Koçlar koçu Mustafa Kemal der ki:

- “Bre koç yiğitlerim, şahbaz kullarım! Kara dinli kâfir bizi amansız yerimizden vurdu! Cümle yolların kilidi olan Conk Bayırı, kara dinli kâfir elindedir. Ne yapıp edip, varıp almak gerekir. Yok eğer alamazsak, bilesiniz ki, kara dinli kâfir İstanbul’a girer. Böyle bir durum, bize kâr değil, ar getirir. Böyle bir durumda bize ölüm gerekir. Yedi kat kara yer altına girmek gerekir. Bir yıldırım hücumu yapmak, ya ölmek, ya bütün kara dinli kâfirleri öldürmek gerek.”

Bütün komutanlar, sırmalı sırmasız beylerimiz; bir ağızdan ayıtlar:

- “Koç yiğidimiz doğru der, güzel der. Kara gün, kararıp kalmazmış. Yer gök tanık olsun. Karşı yatan kara dağlar tanık olsun. Göğsü koca kaba ağaçlar tanık olsun. Nice koçlarımız, koçaklarımız, dahi gazi dervişlerimiz, alp erenlerimiz hep bugünü bekler olduk. Hürriyet ve istiklâlimiz için, miskin canımızdan geçmeye hazırız. Dediklerin emirdir!” dediler.

Kuvvetlerimizin durumunu gözden geçirdiler. Saldırı saatini kararlaştırdlar. Cümle komutanlar, sırmalı sırmasız beyler, gecenin ileri bir saatinde kara çadırdan, karargâhtan dışarı çıktılar.

Koçlar koçu, koç yiğit Mustafa Kemal, kalkıp yerinden doğruldu. Yatağının başucuna gitti. Gece dememiş, gündüz dememiş, savaş alanında oradan oraya koşmuş, üç gündür uyku nedir bilmemişti. Gönlü bulanmış, gözü kararır olmuştu. Varıp yatağına uzandı. Fakat bir türlü uyuyamadı. Mavi gözlerine bir damlacık da olsa uyku düşmedi. Kara düşünceler yakasını bırakmıyordu. Ne ettiler, nasıl oldu da, kara dinli kâfire kaptırdık Conk Bayırı’nı? Bütün kini, öfkesi bundandı.

- “Conk Bayırı’nı almadan, kara dinli kâfire amansız bir darbe vurmadan, bize uyumak haramdır.” dedi.

Kalkıp yerinden doğruldu. Kara çadırdan dışarı çıktı. Kara gecede, kara geceleri aydınlatan parlak sarı yıldızlara baktı. Göğsü kaba ağaçların dallarından esen gece rüzgârının serin elini, sakalları uzamış gibi olan yüzünde hisset. Görklü Tanrı’ma el açıp dua etti:

- “Yerin göğün yaratıcısı ulu Tanrı’m! Yardımlarını bizden esirgeme! Şol gazilerime, dahi koçlar ve koçaklarıma güç ver, kuvvet ver! Korkusuz yüreklerini daha da kuvvetlendir! Kurulmuş yayca gerili olduğumuzu görürsün. Kara dinli kâfirin topraklarımızda gezer olduğunu bilirsin. Yarın şafakla birlikte hücuma kalkan aslanlarıma, kaplanlarıma yardımcı ol! Amin!”

Han’ım hey!

Gidelim, görelim bakalım koç yiğit Fakir nam Dilaver Bey’imiz ne eder, ne iş tutar? Kara gecede siperlerinde oturup söyleşirlerken, Oyhanata’mın gelir olduğunu görmüşler. Hepsi yerlerinden kalkıp karşılamışlar. Göğsü kalın kaba ağacın dibine oturmuşlar.

Oyhanata’m sormuş:

- “Bre koçlarım, koçaklarım, kırk yiğitlerim! Ne yapar, ne iş tutarsınız?”

Fakir nam Dilaver Bey ayıtmış:

- “Hanlar Hanımızdan, olmazsa koç yiğit Mustafa Kemal’imizden ferman bekleriz. Kara dinli kâfir üstüne akın dileriz. Sabrımız taşmıştır, kırk yiğidim durmazlanır olmuştur. Var, de bana Oyhanata’m, koç yiğitlere durmak olur mu?”

Oğuz’un tam bilicisi, Osmanoğlu’nun övüncü, Oyhanata’m cevaplamış:

- “Her şeyin bir vakti var. Elbet, kara gün kararıp kalmayacaktır.”

Fakir nam Dilaver Bey söylemiş:

- “Güzel söylersin Oyhanata’m. Ama yüreğimdeki yangını bilmezden gelirsin. Yerimizde duramaz olduğumuzu görmez gibi davranırsın. Kocamış gönlünü kırmaya dilimiz varmaz. De bana, söyle bize, o dediğin vakit erip çatmadı mı? Koç yiğitlerimize hücum için ferman çıkmadı mı?”

Oyhanata’m, kalkıp yerinden doğruldu:

- “Ulu Tanrı’m, görklü Tanrı’m! Görür müsün neler oldu? Şu koç yiğitler kellemizi koparmayı diler. Bu gariplerin akıllarını, başlarından mı aldın? Kocamış gönlümüzü kırmayı dilerler. Kıymetimizi bilip anlamazlar. Savaş, bunları da deliye döndürmüş. Bildikleri, konuştukları; hep akın, akın! Yarın şafakla birlikte…”

Kırk yiğidin kırkı birden ayıttılar;

- “Yarın şafakla birlikte! Yarın şafakla birlikte!”

Kara gece bitip tanyeri ağarınca, koçlar koçu Mustafa Kemal kalkıp yerinden doğruldu. Cümle komutanlarıyla birlikte yola koyuldular. Kara dinli kâfirin otuz adım berisindeki Conk Tepesi’ne geldi. Siperlerdeki gazi dervişlerimize, alp erenlerimize güzel sözler söyledi. Hepsinin gönlünü hoş eyledi. Hücum vaktine kadar koçlar ve koçaklarımızla şakalaştı.

Hücum vakti gelip çattı. Siperlerimizden birinden bir kürek havaya kalkar kalkmaz, cümle koçaklarımız aslanlar gibi ileri atıldılar. “Allah, Allah!” sesleriyle yeri göğü inlettiler. Kara dinli kâfirlerin yüreğine korku ateşleri saldılar. Kara dinli azgın kâfir neye uğradığını bilemedi. Alp erenlerimiz coşmuştu. Tez zamanda varıp zirveye ulaştılar. Kara dinli kâfir erlerini süngüden geçirdiler.

Fakir nam Dilaver Bey, kara dinli kâfir üzerine sel gibi akıp gitti. O koçlar koçunu, kırk yiğidi izledi. Varıp yetiştikleri yerde kelle koparıp, can düşmanlarının kaba göğüslerini süngüleyip, sançtılar.

Conk Bayırı’nı tutan, general nam kâfir Baldvin, neye uğradığını bilemedi. Hemen kara dinli kâfirlerine süngü taktırıp karşı durdu. saatler, saatleri kovaladı. Nice kanlı savaşlar oldu. Fakir nam Dilaver Bey, durmaksızın savaştı. Kırdığı kâfirin sayısını da unuttu. Baktı, gördü ki kırk yiğidi dahi omuz omuza verip, nice kâfir kellesi koparır olmuştur.

Keyiflenip söylendi:

- “Gayret kırk yiğidim! Beklediğimiz zaman gelip çatmıştır. Kara dinli kâfirlere kan kusturalım! Öcümüzü komayıp alalım! Analarından doğduklarına pişman olup, aman diler olsunlar!”

Kırk yiğidi durmadı, ileri atıldı. Kara dinli kâfirlerden bir bölüğü bu amansız saldırış karşısında durmayıp kaçar oldu. Fakir nam Dilaver Bey’in koçakları, alp erenleri, gazi dervişleri peşlerine düştüler. Yettikleri yerde, kara dinli kâfirlerden çoğunu cehenneme gönderdiler.

Fakat olanı, olacağı evvelden bilen; yalnız görklü Tanrı’mdır. Yiğit, ne kadar şanslı olsa bile, Ulu Tanrı’m alınlarına ne yazdıysa, koç yiğitlerin başına da gelecek olan odur.

Han’ım, hey!

Kırk yiğit kaçan düşmanı kovalamaktan, kelle koparmaktan gayri bir şey düşünmez olduklarından, önlerine ansızın çıkıveren o ölüm uçurumlarını göremediler. Bir anda, uçurumlardan aşağıya yuvarlanıp, çokları kuşça canlarını teslim ettiler.

Fakir nam Dilaver Bey, bu haberi duyup deliye döndü. Yerinde duramaz oldu. Hırsı ve öfkesi kabardı. Dudaklarını ısırıp, elini yüzünü paraladı.

Söyledi:

- “Şu kara dinli kâfir komutanlarının kellesini koparmazsam, kırk yiğidimin öcünü alamam! Bu kötü dünyada bize yaşamak haram olur. Ölümlerden ölüm beğen! Geldim kara dinli!” diye bağırdı.

Sağa sola süngü sallayıp, önüne çıkan nice kara dinli kâfiri haklayıp, general nam kâfir Baldvin’in önünde durdu.

- “Ölümün elimden olacak, kara dinli! Bildin mi?” diye gürledi.

Yedi kat gökler, dahi kara yerler inledi. General nam kâfir Baldvin, telaşa kapılıp, tiril tiril titremeye başladı.

- “Çılgın Türk! Kudurmuş köpek!” deyip hamle yaptı.

Fakir nam Dilaver Bey, kara dinli kâfir generalinin hamlesini savuşturup, ileri atıldı. “Allah, Allah!!” diye nara vurup, olanca gücü ile kâfir generaline saldırdı. General nam kâfir Baldvin’in kaba göğsünü süngüledi, oracıkta işini bitirdi. Baktı, gördü ki, bir sırmalı general da-ha yanına geliyor. Vaziyet alıp bekledi. Tam o kâfir generaline atılıp, onun da tatlı canını cehenneme götürecekti ki, bir kara dinli kâfir mermisi geldi, yüreğine değdi. “Yandım Allah!” deyip, yere yıkılırken, son gücünü topladı, doğruldu. Kurulmuş yayca gerilip, kızgın boğalar gibi ileri atıldı. Süngüsünü ileri tutup, gelen kâfir generalinin kaba göğsünü sançtı. İki koç, birbirlerinin üstüne yığılıp kaldılar.

Biri kara cehennemi boyladı. Biri yedi kat mavi göğe yükselip, kaba gölgeli, yemyeşil cennet bahçelerine vardı.

Fakir nam Dilaver Bey’imiz, yiğitlerinin öcünü alıp, şehitler kervanına katıldı.

Han’ım, hey!

“Allah, Allah!” sesleri, cümle alemi sardı. Kara dinli kâfir erleri önümüzden kaçar olup, tatlı canlarını kurtarmak için Şahin Tepe sırtlarına sığındılar. Kara koç yiğitlerimiz, gazi dervişlerimiz, dahi alp erenlerimiz; kaçan düşmanı kovaladılar. Şahin Tepe sırtlarına varıp yetiştiler. Aslanlar, kaplanlar gibi vuruştular.

Kahramanca dövüşen tümen komutanımız, koçlar koçu Nuri Bey yaralandı. Aslanlar gibi dövüşen Yarbay Necati, şehitlik mertebesine erişti. Binbaşı İsmail dahi göğsünde kızıl güller aça aça cennet bahçelerine kavuştu.

Kara gece kararıp çatıncaya, kızıl güneş karşı yatan kara dağların ardında kayboluncaya kadar, savaş alanının her yanı, alev alev yandı. Bütün tepelerin arası; “Allah, Allah!” sesleriyle inledi. Karşılıklı topçu ateşleri, ortalığı cehennem yerine çevirdi. Koçlarımız, gazi dervişlerimiz, alp erenlerimiz nice nice kelle kopardılar, can aldılar. Kara dinli kâfiri bütün tepelerden kovup çıkardılar

Zafer bizimdi.

Kara gece çattı, zafer davulları çalınmaya başladı. Cümle koçlarımız, koçaklarımız derlenip toparlanıp geldiler. Koca meydanı doldurdular. Ozanlar saza düzen verip, tellere vurdular. Çalıp söylediler. Oyhanata’m duyup geldi. Soy soylayıp, boy boyladı. Bu destanı düzdü. Koç yiğitlere armağan oldu. Oturup söyledi:

- “Koç yiğitlerim, şahbazlarım

Osmanoğlu’nun şanı yücelmiştir.

Koca Türk’e güzel günler doğmuştur

Kara dinli kâfir de doğduğuna pişmandır

Kara dinli kâfirin hali hayli yamandır

Gün bizimdir şahbazlarım

Ak saçlı analar

Koşa badem ağızlı gelinler, kızlar

Evde koyup geldiğiniz balalar, balabanlar

Üstte koca Tanrı’m sizden memnundur, hoşnuttur

Biz de hoşnuduz!”

 

Koçlarımızı, koçaklarımızı övdükçe övdü. El açıp dua etti. Biz dahi dua edelim Han’ım. Kara koç atlarımız esen olup tay taylasın. Gölgelice kaba ağaçların çok olsun. Yakıcı güneşte bize gölge olsun. Koşa badem ağızlı gelinlerin esen olup, kara koç oğlancıklar doğura. Yarın savaş davulları çalınınca, duyup derlenip toparlansınlar. Kara koç atlara binip, karşı yatan kara dağları aşsınlar, kara dinli Kara dinli kâfir üstüne varsınlar. Nice nice Bozkurt olduklarını cümle aleme duyursunlar!

Amin diyelim Han’ım.

Amin, Amin!

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Post A Comment! Send to a Friend! Trackback URL


Comments


Trackbacks

<%TrackbackDate%> - <%TrackbackTitle%>

Posted at <%TrackbackBlogName%>


<%TrackbackExcerpt%>

Delete