
Bir gün, Rüstem oğlu Deli Boran yerinden doğrulup kalkmıştı. Uzun uzun Boğaz’ı gözlemişti. Canı avlanmak, dağ bayır gezip dolanmak istemişti. Haber etti, kırk yiğidini, şol kırk canlarını, gazi dervişlerini, alp erenlerini çağırdı. Hal diliyle anlattı. “Gönlümüz kararmış, ruhumuz sıkılmıştır. Şöyle gezip dolaşmak, açılmak gerekiyor.” Kırk yiğit sevinçlerini belli ettiler, hay hay dediler. Rüstem oğlu Deli Boran’ın altın koşumlu, ince belli, inişi keklik sekişli kıratını dahi tutup getirdiler. Kır at binicisini gördü, eşindi. Cilve yaptı, şahlandı.
Rüstem oğlu Deli Boran ayıtmış:
- “İki gözüm kır at, n’oldu sana böyle?
Dur dediğim yerde durmazlanırsın.
Bilirim hıncın vardır düşmana,
Ya biz niçin toplanırız görmezlenirsin.
Bre kırk yiğidim, eşim, yoldaşım haydi
Kara koç atlar esen olsa tay doğururur.
İki gözüm kır at, canım, yoldaşım haydi
Kadir Tanrı’m bize güç versin
Kuvvet versin, korkusuz yürek versin
Avlanmak dileyen koşup arkamdan yetsin
Düşmanımızın sonunu ok ile yay göstersin!”
Önde Rüstem oğlu Deli Boran, peşi sıra kırk yoldaşı, uzun gün Seddülbahir civarında at koşturup avlandılar. Aydınlık, güneşlik bir yere varıp otağ kurdular. Bir büyük meydan ateşi yaktılar. Nice nice av kuşlarını, ak-boz tavşanları, gözü sünmeli ceylanları dahi ortaya yığdılar. Gördüler ki av eti, harman gibi yığılmış. Biraz soluklanmayı, kara koç atlarını dinlendirmeyi, av etlerinden yeyip içmeyi dilediler. Kırk yiğidin arasında nice pehlivanlar, ağzı Tanrı sözü eden ozanlar vardı. Kerim oğlu Recep meydana çıktı. Bir nara atıp, yeri göğü, karşı yatan kara dağları, aşağılarda uzanan nazlım Boğaz’ı inletti.
- “Er olan, er meydanına çıksın. Güreşelim, yenişelim, hoşça vakit geçirelim.” dedi.
Şol kırk yiğitten, Rüstem oğlu Deli Boran’ın can yoldaşlarından nice nice kervan kıran, savaş meydanlarında nice nice ordular bozan, tek başına koca koca orduları durduran Kerimcan nam yiğit dahi ileri durdu, vardı meydana çıktı. Ansızın bir nara vurdu ki, yedi kat yer, yedi kat gökler inim inim inledi, kara koç atlar dahi kişnedi. İki yiğit peşrev vurup, el ense çekip birbirini yokladılar, güçlerini denediler. Kırk yiğit, halka olup güreşi seyre koyuldular.
Kerim oğlu Recep seslenmiş, görelim Han’ım ne demiş:
- “Bre deli kavat, körpesin, gençsin
Var git, dön geri.
Bu meydan er yatağıdır, yangın yeridir
Acırım gençliğine
Var git, dön geri.”
Kerimcan yiğit dahi sözü almış, ikilememiş, demiş:
- “Bre deli kavat, gençliğime ne bakarsın
Gönlü kocalmayan genç değil mi?
Lakin gördüm kocalmıştır gönlün,
Bu meydan er yatağıdır bilirim.
Acınacak, yanacak olan varsa sensin
İster kal, ister var git dön geri.
Yiğit diledin, çıkıp geldim
Bu tafran, korkundan değil mi?
Bre deli kavat, gör, işit işte
Acınacak, yanacak olan varsa sensin.
İşte dilediğin er, işte meydan
İster kal, ister var git, dön geri!”
Kerim oğlu Recep sevindi. Lakin sevincini belli etmedi. “Kara dinli kâfir bunca yiğidi nasıl çiğner, Boğaz’ı geçer?” diye düşündü. Yüceler yücesi, kara gecenin aydınlatıcısı, ak günün güvencesi, görklü Tanrı’ya dua etti, dedi:
- “Bre deli kavat, biz dahi kocalmadık. Sözün gibi özün dahi güçlü ise; iyiden iyi. Yok sözün güçlü, özün sönükse, bil ki yaktım gitti seni. Vah gençliğine yazıktır. Belli bil”
Yeniden kapıştılar. Nice nice birbirlerini zorladılar. Kerim oğlu Recep baktı, anladı. Kerimcan, ucuza atılacak bir yiğit değildi. Öyle ya Han’ım, kara koç atlar taylamazsa, ata paha olmaz. Yiğitliğin ocağı söner. Amma lakin kara koç atlar tayladıkça, kara gün kararıp kalmaz. İki yiğit hayli zaman güreş tutup yenişemediler, düşündüler. Biri düşündü.: Gençtir, körpedir, yensem gücenir. Diğeri düşündü: Kocamıştır, atadır, yensem arlanır.
Rüstem oğlu Deli Boran, kalkıp yerinden doğruldu. Beri geldi, meydana yetti. Söylendi:
- “Koçlarım, yiğitlerim benim! Görürüm, herbiriniz bir diğerinize değişilmez. Gelin anlaşın, bu işi tatlıya bağlayın. Biz sizden memnunuz. Tanrı’m dahi memnun olsun!”
Yiğitler ayrıldılar. Birbirlerini kutladılar. Kerimcan varıp destur diledi. Kerim oğlu Recep’in elini öptü. O dahi boş durmadı, Kerimcan’ın gözlerini öpüp, arkasını sıvazladı.
- “Sözün gibi, özün dahi güçlüdür. Bildim.” dedi.
Ozanlar saza düzen verip, yiğitleri okşayıcı nice nice türküler söylediler, yeyip içip eğlendiler.
Vakit ilerlemiş, akşam olmuş, karşı yatan kara dağlar koyu karanlıklar arasında kalmıştı. Rüstem oğlu Deli Boran ilk, kırk yiğidi ile yerinden kalkıp doğrulmuş, şimşek gibi bir hızla, koç kır at en önde, kara koç atlar at başı geride, yetip tozup Seddülbahir tabyasına eriştiler. Bakıp gördüler ki nice nice yiğitler, silahlarını temizler, kasaturalarını biler, kimisi namaz kılar, kimisi denizin kıyıcığında kirlenmiş elbiselerini deniz suyu ile yıkarlar. Kerimcan, için için sevindi. Sevindi ya, sevincini hiç kimseye bildirmedi. Demek, nicedir beklediği gün gelmiş, kara dinli kâfirle hesaplaşma vakti erip çatmıştı. Ya niçin sevinmesin Kerimcan? Korkak canlar gibi yerinsin mi? Varsın yavuklusu az daha beklesin. Belki kavuşmak olmaz ama vatan kurtulsun. Osman oğullarının tahtı yıkılmasın, din ve devlet yolunda, şehitlik ve dahi gazilik yolunda bir Kerimcan bile yol alsın, çok mudur? Vardı o dahi silahlarını temizledi, kasaturasını biledi. Gitti, kendilerine verilmiş olan topun yanında uyumak istedi. Lakin uyuyamadı. Kara dinli kâfiri, Frenk köpeğini, İngiliz domuzunu düşündü. “Domuzdan post, İngiliz’den dost olmaz.” dedi. Şubat gecesinin soğuk yalnızlığında yedi kat gökleri dolduran sayısız yıldızları, yedi kandilli Süreyya’yı uzun uzun seyretti. Az sonra, okunan ezan-ı Muhammedî’yi derin bir huşu içinde dinledi. Kalkıp yerinden doğruldu. Abdest alıp, görklü Tanrı için sabah namazına durdu. Tan attı, güneş doğdu. Tabyadaki gazi dervişler, koç yiğitler, alp erenler birbirleriyle kucaklaştılar. Küskünler barıştılar. Helallık alıp verdiler. Herkes siperlerindeki yerini aldı. Rüstem oğlu Deli Boran vardı, kara topunun başına gitti. Kerimcan kopup geldi. Kerim oğlu Recep dahi yetişti geldi. Denizi gözlemeye, kopacak kızılca kıyameti beklemeye başladılar.
Kara dinli kâfirlerin sevinçlerine diyecek yoktu. Gemilerinin güvertelerine doluşmuşlardı. Anzak oğulları, Hintliler, Frenk köpekleri, İngiliz domuzları “Hurraaa!” diye bağırıp, nice türlü türlü naralar atıyorlardı. Artık İstanbul yolu açılacak, Osman oğullarının ocağına incir dikilecekti. Kara dinli Anzak oğulları aralarında şakalaştılar. Sekiz kara dinli zırhlısı, Boğaz’a doğru yöneldiler.
Amiral nam kâfir Carden seslenmiş:
- “Bre İsa oğulları! Gün, bu gündür. Göreyim sizi. Yer yerinden oynamalı, nice kelleler kopmalıdır. Gönlümüz oynaşmak diler. Koca Türk’e, ihtiyar Türk’e nice olduğumuzu gösterelim. İsa, günahlarımızı affetsin. Cennet yolları açıktır.” demiş.
Kara dinli kâfir yiğitleri, hurra diye diye alkış tutmuşlar. En ön sırada Suffren, Bouvet, İnflexible, Triümph, Corwels zırhlıları ateş ederek, Gaulois, Vengeance ve Albion zırhlıları ateş düzenleyerek Çanakkale Boğaz’ını zorlamaya başlardılar.
Güzel, güneşli bir sabah başlamıştı. Lakin sabahın bu güzelliğini karşılıklı atılan top mermileri bozmuştu. Bizim tabyalarımızdan Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye’de ancak on dokuz parça topumuz vardı. Toplarımızın menzilleri de kısa idi. Buna rağmen, keskin nişancı olar Türk topçuları, sultan kulları, kara dinli kâfirin üç zırhlısını saf dışı bıraktılar. Yara alan kâfir gemileri geri durdu, taşra çıktı. Alp erenler, gazi dervişler, Rüstem oğlu Deli Boran ve kırk yiğidi, olanca güçleri ile canla başla çalıştılar. Topunun başında kara dinli kâfire kan kusturan Rüstem oğlu Deli Boran, bir şarapnel parçasıyla yaralandı. “Allah!” deyip yere yığıldı. Kerimcan aldırmadı. Hemen topun başına geçip ateşe devam etti.
Kara dağları karanlık bastı. Güneş kaybolup gitti. Her iki tarafta ateş kesilmişti. Kerimcan, o zaman, ah vah etti. Rüstem oğlu Deli Boran’a yanmıştı. Geri dönüp baktı. Deli Boran yoktu. Sanki yer yarılmış, gökler delinmiş, Deli Boran sır olup kırklara karışmıştı. Olanlara akıl sır erdiremedi. Kerim oğlu Recep’e varıp sordu:
- “Bre deli kavat, bu ne gaflettir? Beyimizi, can yoldaşımızı yitirmişiz. Ya bu, nice iştir? Bizimkisi nasıl yoldaşlıktır? De, söyle bana?”
Kerim oğlu Recep karşıladı:
- “Can Kerimcan. Ne dediğinin farkında mısın? Kopasıca dilin ne söyler? N’oldu Deli Boran’ımıza? Kara dinli kâfire mi kaptırdın? Ya ben senin başını koparmaz, kelleni uçurmaz mıyım?”
Kerimcan şaştı, hayret etti. Demek, Kerim oğlu Recep dahi olan bitenin farkında değildi. Cehennem ateşleri altında, bu yangın yerinde Rüstem oğlu Deli Boran’ı yitirmişlerdi. Gönülleri üzüldü, yürekleri yandı. Siperlerinden dışarı çıkmadılar. Sıhhiye çavuşları ve yardımcıları, tek tek siperleri dolaşıp, yaralı olanları geriye çektiler, revirlere taşıdılar.
Kerim oğlu Recep seslenip, sordu:
- “Bre beyim, şahbaz yiğidim
Kötü düşman tatlı canını aldı mı?
Yavru şahandın, aslan, kaplandın
Körpe yavruların öksüz kaldı mı?
Attığını vuran avcıydın, şimdi nerdesin?
Ordular bozandın, şimdi nerdesin?
Ecel mi aldı, yer mi gizledi?
Koç yiğidim, bre Deli Boran’ım, şimdi nerdesin?”
Halbuki Han’ım, hey! Olanı biteni, gökte yerde ne varsa, hepsini bilen görklü Tanrı’m bilir. Deli Boran ikindi vaktinde yaralanmıştı. Kır at huysuzlanmış, yerinde duramaz olmuştu. Koptu, yetişti. Çılgınlar gibi ileri atıldı. Kızılca kıyamet top ateşleri içinde bir o yana, bir bu yana koştu durdu. Seddülbahir tabyasının ileri hatlarına vardı. Yaralı Deli Boran’ı sırtlandı, aldı, revire taşıdı. Sıhhiye çavuşları bakıp görüp sevindiler. Kır at dahi sevindi. Deli Boran’ı attan indirip revire aldılar. Yarasını tez sardılar.
Deli Boran bir müddet kendine gelemeden yattı uyudu. Kır at, tavlasına geri döndü. Huysuzlanmadı.
Günler günleri kovaladı. Boğaz’ı inleten, yeri göğü saran topçu ateşleri devam etti. Nice gazilerimiz şehit olup, görklü Tanrı’nın otağına çıktılar. Nice alp erenlerimiz dahi yaralanıp, gazilik gömleğini giydiler. Geride kalanlar metanetlerini, görklü Tanrı’ya olan güvenlerini yitirmediler. Olanca güçleriyle düşmana karşı koydular. Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye tabyalarımız yanmaya başladı. Kara dinli kâfir kıyılarımıza küçük küçük yıkma müfrezeleri çıkardı. Siperlerde boğaz boğaza, sille tokat bir boğuşmadır başladı. Yiğitlerimiz “Allah, Allah!” deyip nara vurdular. Yedi kat yerleri, üstte yedi kat gökleri inim inim inlettiler.
Kerimcan, topunun başında duaya vardı:
- “Görklü Tanrı’m! Ulu Tanrı’m! Yerin göğün sahibi! Beni kara dinli kâfire tutsak etme. Balkan’da şehitlik şerbetini içirmedin. Şimdi dahi içirme. Kara dinli kâfirden alınacak öcümüz, sorulacak hesabımız vardır.” dedi.
İşte kara dinli kâfir, Frenk köpekleri, İngiliz domuzları kıyıya çıkmış, üstlerine doğru ilerliyordu. Deli Boran’ın yerini Kerimcan almıştı. Yanlarına bir gazi derviş daha katmışlardı. Kerimcan baktı gördü. Yeni gelen gazi derviş dahi şehitlik şerbetini içmişti. Kara dinli kâfir “Hurra!” diye çağırıp, taarruza kalktı. Tabyaları top ateşleriyle epeyce dövdüler. Bütün telefon hatlarını kestiler. Kerimcan, Kerim oğlu Recep’i tabya komutanına gönderdi. Varsın baksın, durumu öğrensin, geri çekilip çekilmeyeceklerini sorsun diye. Kerim oğlu Recep gitti. Bir daha geri dönmedi. Belki o dahi şehit oldu. Yalnız kalan Kerimcan, bütün gücünü kullandı. Mermisini yüklenip topun ağzına verdi. Baktı gördü. Kara dinli kâfir yetişip gelmiş, ateş menziline girmişti. Geri çekilmek mümkün değildi. Kerimcan, “Ya Allah!” diye nara vurdu. Yeri göğü inletti. Topun tetiğine bastı. Top, alev kusmaya başladı. Kara dinli kâfir harman gibi yığıldı. Olduğu yerde doluya tutulmuş buğday başakları gibi kıvrılmaya başladı. Kerimcan son kalan on iki mermisini dahi sırtlayıp, tez topa yerleştirip, ateşe devam etti. İşin farkına varan kâfir zırhlıları dahi Kerimcan’ın olduğu yeri topa tuttular.
Öldürmeyen Allah, öldürmez. Kerimcan atılan mermilerle kolundan ve bacağından yara aldı. Kara dinli kâfir, az sonra ateşi kesti. Kerimcan tutsak olacağına, kara dinli kâfir eline düşeceğine yandı. Yerinden kalkıp doğrulmak istedi. Doğrulamadı. Diledi ki düşmanı boğazlasın, birkaç kâfir kellesi koparıp öyle teslim olsun.
Kır at huysuzlanmış, yerinde duramaz olmuştu. Seyisler varıp baktılar. Kır at eşiniyor, acı acı kişniyor, yeri göğü inletiyordu. Seyisler atın kösteğini boşalttılar, kapıp koyuverdiler. Kır at sevindi, şahlandı. Seddülbahir tabyasını tozu dumana kattı. Kerimcan’ın yanına yetip geldi. Kerimcan’ı kokladı. Aldı. Çıplak sırtına bindirdi. Bir zaman yerinde durdu. Kara dinli kâfir bölüğüne doğru yürüdü. Kara dinli kâfir, tekrar ateşe başladı. Kerimcan’ın hiç takati yoktu. Kır atı evirip çeviremiyordu. Seslendi:
- “Yerlerin göklerin yaratıcısı görklü Tanrı’m, nedir bu başıma gelen? Bu kır atın işlediği nasıl bir densizliktir? Bizi şol kara dinli kâfire tutsak mı edecektir? Niçin beni kara dinliye götürür?”
Oysa Han’ım, kır at gelip yetişmiş, Kerimcan’ı dostça koklamış, alıp çıplak sırtına bindirmişti. Hızır Aleyhisselam gibi yetişmişti. Kır at iki yüzlü olamazdı. Gidip de kara dinli kâfire yetişip Kerimcan’ı tutsak eylemezdi. Kara dinli kâfir ateşini yeriden azıttı. Bunca kurşun ve top mermilerinden biri dahi Kerimcan’a değmedi. Kır at biraz daha kara dinli kâfire yaklaştı, bir zaman durup, geri dönerek dörtnala kalktı. Şimşek gibi bir hızla tabyaya doğru atıldı. Kara dinli kâfir bağırdı: “Vurun ha, kaçırmayın ha!”
Koç kır ata kurşun mu yeter, koç kır atı yel mi tutar hiç? Kır at varıp geldi. Sahra revirinin önünde durdu. Sıhhiye çavuşları kır atı karşıladı. Kerimcan’ı atın sırtından yere indirdiler. Kır atı tavlaya götürmek istediler. Kır at huysuzlandı. Ayak diretti. Varıp gitmedi. Kerimcan durumu anladı. Kır atın yanına vardı. Kır atın gözlerinden öptü. Kır at dahi huysuzluğu bıraktı. Ayak diremekten vazgeçti. Kerimcan’ı aldılar, revire yatırdılar. Yaralarını sardılar, gazasını tebrik ettiler. Kerimcan baktı gördü. Sağ yanında yatan koçlar koçu, koç yiğit Rüstem oğlu Deli Boran’ı tanıdı. Deli Boran yerinden kalkıp doğruldu. Geldi, Kerimcan’ı öpüp kokladı. O dahi gazasını tebrik etti. Sordu:
- “Bre koç yiğidim, sultan kulu, şahbazım. Hani nerdedir Recep’imiz? Onu kara dinli kâfire mi kaptırdın? Kızıl kanını yere mi döktürdün? Frenk köpeklerinden, İngiliz domuzlarından intikamımızı almadın mı? Bizi yüreğimizden dağlamaya mı geldin? Hay senin boyun devrile, anan öle. Tüh sana.”
Kerimcan cevapladı:
- “Kara dinli kâfirden öcümüz almışım. Lakin Recep’imiz şehitlik şerbetini içmiş midir, yoksa tutsak mı olmuştur, bilemem. Her şeyin doğrusunu Tanrı bilir. Recep kalktı, o ateş cehenneminin içinde tabyaya vardı. Bir daha geri dönmedi. Haberimiz yoktur.”
Rüstem oğlu Deli Boran yerinde duramadı. Kalktı silahlarını kuşandı. Kır atını diledi. Vardılar, tabyanın tavlasına baktılar. Kır at yerinde yoktu. Geldiler, haber verdiler. Deli Boran vardı, gitti.
Günler gelip geçti. Ne Deli Boran, ne Kerim oğlu Recep geriye dönmedi. Kerimcan iyileşti. Kendisini güçlü kuvvetli hissetti. Vardı arkadaşlarına sordu. Kırk yiğitten hiçbiri olanı biteni bilmiyordu. Bilemeyiz dediler. Kerimcan yollara düştü. Yangın yerini andıran yanmış, yıkılmış tabyaları dolaştı. Aramadık yer bırakmadı. Hiçbir yerde ne bir ize, ne bir nişana rastladı. “Yüce Tanrı’m, bu ne iştir?” dedi. Gönlüne doğdu ki varıp yaralandığı yere baksın. Vardı gitti. Kerimcan orda ne görsün Han’ım? Bir yanda kır at yatıyor, öbür yanda dal gibi, sırım gibi, koçlar koçu, kara koç Deli Boran yatıyor. Kerimcan akıl sır erdiremedi. Tuttu bir ağıt yaktı:
- “Kırk yiğidin güvencesi
Ordular bozan sultan kulu
Bre Deli Boran, nasıl iştir bu?
Kırk yiğidini kimlere koyup gittin?
Kır atını ölmüş mü gördün?
Ağlayıp sızlandın, kuşça canına kıydın
Kara dinli kâfirleri güldürdün.
Bre Deli Boran, nasıl iştir bu?
Bu başımıza gelen nedir bu?”
Gözyaşlarını tutamadı, ağladı. Tuttu bir mezar kazdı. Kırk yiğitten yardım diledi. Duyan geldi. Rüstem oğlu Deli Boran ve kır atını birlikte, açtıkları mezara koydular. Oyhanata’m geldi yetti. Bu destanı düzdü. Nice yıllar ozanlar çalıp, söylesin. Deli Boran’ın adı, sanı, şöhreti unutulmasın. Türk’ün dahi adı unutulmasın diye duada bulundu. Alp erenler, gazi dervişler, kırk yiğitler amin dediler.
Dua edelim Han’ım, hey. Gölgelice kaba ağaçların eksilmesin. Soğuk soğuk pınarlarının özü kurumasın. Yüce yüce dağların darda kaldığın zaman, sana geçit versin. Kara koç atların esen olsun, tay taylasın. Zorda kaldığın zamanlarda sana yüklet olsunlar. Gelinlerin, kızların, nice şahbaz yiğitlerin çoğalsın. Analar, bacılar, ak saçlı babalar ağlayıp dövünmesin. Türk’ün adı kızılca kıyamet kopana kadar unutulmasın. Görklü Tanrı’m günahlarımızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın.
Amin diyelim Han’ım.
Amin, amin!
Oyhan Hasan BILDIRKİ