ÖYKÜMÖYKÜ
20/2/2009
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Posted in Çanakkale Destan Destan

 


 

Hanım, hey! O çağda, kılıç tutan ellerin hile dokuduğu çağda… Kişi oğlunun talihinin ters döndüğü çağda, Osmanoğlu’nun hali nicedir? Bakalım, görelim:

- “Ah yiğitler, vah yiğitler

Kılıç belde süs yiğitler

Çarşı pazar fiskos eder

Nerde kaldı bey yiğitler?”

 

Bre Han’ım hey! Vakit tamam oldu, söz açıldı. Bizi bilmezlerden sanma. Ah, vah edip sızlanma. Elbet biliriz biz de o meseli: “Söz gümüşdürür, sükût altundurur.” Amma lakin, bizim işimiz susmak değil. Bizim işimiz oturup uluorta laf etmek değil. O iş, hatun kişi işidir. Dil susarsa, mazi unutulur. O serdengeçti yiğitlerin, palabıyıklı, kor ateş yürekli, demir bilekli yiğitlerin destanı unutulabilemez. Uzun sözün kısası Han’ım, o destan şöyle başlar:

Kişioğlunun gözünü karalar bürüyen çağda, salkım salkım kızıl güllerin açmaz olduğu çağda, yavruların atasından koparıldıkları çağda, yıllardan 1915, günlerden 18 Mart Perşembe. Anlayacağın yiğitlerin harman olduğu gün. O gün, bütün günlerden farklı bir gündür. Güzelim tan vaktinden evvel, gece yarısının dönüm noktasından az sonra, ıslak ve yürek dondurucu bir hava, bütün Çanakkale’yi sarmıştı. Göz gözü görmüyor, Nusret mayın gemimiz mavi sularda ağır ağır yol alıyordu. Bütün ışıkları karartılmış olmasına rağmen, aldığı görevi yerine getirmeye çalışıyordu.

Güvertede iki genç bahriyeli, yan yana duruyordu. Çok az konuşuyor, ancak büyük şeyler düşünüyorlardı. Görelim Han’ım, kimdir o yiğitler?

- “Kalkıp yerinden doğrulunca

Anam, ben varıp savaşayım der

Anadolu’da, Rumeli’de adı belli

Sultan kulu, yiğit yürekli

Anam, ben varıp savaşayım der

Binler başı, binbaşı Nazmi Bey

Kor ateş gözlü, demir bilekli

Yüzler başı, yüzbaşı Hakkı Bey

Kalkıp yerinden doğrulunca

Anam, ben varıp savaşayım der

Çanakkale, Çanakkale olalı

Görmemiştir böyle iki yiğit

Kara başımız kurban deyip vatan için

Düştüler yola ki, ne ola?”

 

Nazmi Bey der:

- “Bre Hakkı, kuzucuklarım var, denize dökülecek, kâfire kanlı yatak olacak. Beni gözle, kara dinli kâfir kalleşliğinden.”

Hakkı Bey, yerinden doğruldu, ayıttı:

- “Gönlün ferah, yüreğin kuvvetli ola, binbaşım! Canım sana kurban. Biz, bu vatanın kuluyuz. Ya ölürüz, ya bir karış toprak vermeyiz kara dinliye…”

Sarılıp koklaştılar. Helallik alıp verdiler. Karanlığı yara yara, mavi sularda süzüle süzüle, büyük amaçlarına, “Kızılelma”ya doğru yol almaya başladılar.

Han’ım hey! Cevat Paşa derler bir yiğit vardı. Anadolu’dan kopup gelmiş, Çanakkale müstahkem mevki kumandanı olmuştu. Alaman komutanlarla son durumu gözden geçiriyordu ya, gözlerinden de sabırsızlığı okunuyordu. Bereket, Alaman keferesi mimiklerimizden anlamazdı. Alamanlar hiçbir şeyimizi beğenmez, en iyi, en âlâ olanı, kendileri bilirmiş görünürlerdi. Bilmezlenirlerdi, Çanakkale’nin bizim için bir düğüm olduğunu anlamazlardı. Nusret’ten beklediği haber tez zaman erişti. Tartışmayı kesti, attı. Ayıttı:

- “Evet, toplarımız hantal. Ateş açıları dar. Menzilleri kısa. Vinçleri kırık. Askerlerim, oğullarım mermileri omuzlayıp yüklemek zorunda. Bunlar bizce de bilinmekte. Ama elde bulunanla yetinmesini biliriz biz. Unutmayın ki biz Türkler, silahla değil, göğsümüzü dolduran imanla dövüşürüz.”

Doğru söze ne dinir? Ya boyun eğilir, ya gönül verilir, ya zora çekilir. Almanlar boyun eğdiler, gönül verdiler. Karargâha ulaşan haber, bütün gönülleri sevince boğdu. Cevat Paşa, kalkıp yerinden doğruldu. Elindeki zarfı özenle yırtıp açtı. Nazmi Bey’le Hakkı Bey’in verilen görevi yerine getirmiş olmalarına sevindi. Kendine güvencesi oldu. Yiğit gözleriyle, kor ateş gözleriyle uzun zaman uzaklara baktı, baktı. Gönlüne İlâhî bir ışık doğdu. Hâlâ lüzumsuz tartışmaya kendilerini kaptıran Alamanlara, bu işin çözümlendiğini kavramaz Alamanlara, boş verdi. Az sonra alaca tan atacak, ortalık kana boyanacaktı. Koç yiğitler, serdengeçti kullar dövüşecek, can verip nam alacaklardı.

Cevat Paşa söylemiş, görelim demiş:

- “Tanrı bizimle beraberdir!”

Günler, geceler var, uyku durak nedir bilmez koç yiğitler, Çanakkale aslanları aydur:

- “Yerlerin, göklerin yaratıcısı

Koşa badem ağızlı kızlarımızın güvencesi

Yiğit parçası oğullarımızın dayancı

Ak saçlı, körpe bıyıklı şehitlerimizin yardımcısı

Allah diyen gazilerimizin dilindi tespih olan Tanrı’m

Olanı, biteni gören Tanrı’m

Tanrı diyen kullarıyladır

Tanrı bizimledir paşam.”

 

Han’ım, hey! Bütün bu işler olurken, görelim Mevlâ’m neyler? Neylerse güzel eyler. Eyler ya? Meşhur sözdür: su uyur, düşman uyumaz. El, adama aman vermez. Osmanoğlu gece demez , gündüz demez, hazırlıklarını tamam ede koysun da, kara dinlilerin eli armut mu devşirsin? Onlar da bir murat üzeredirler. Amiral nam kâfir Robeck, üstadı Çörçil’e, ak üstüne kara yazıp, iki sözünü bir ederek, görelim ne demiş? Amiral nam kâfir Robeck, aydur:

- “İstanbul için, şimdiden düştü diyebilirsiniz.”

Meraklanma Han’ım, kazın ayağı öyle değil… Osmanoğlu’nun değme yiğitleri, tek başına kaleler fetheden, hisarlar yıkan, ordular bozan yiğitleri, ala şafakta uyandılar. Güzelim güneş ışıkları, mavi sularla oynaşırken, ezan sesleri Tanrı adını çağıran çağda, varıp namaza durdular, ulu Tanrı için secdeye vardılar. Bu topraklar için, hepsi de şehitlik gömleğini giymeyi dilediler.

Gün batımından, gün doğumuna kadar karargâhta kalan Cevat Paşa kalkıp yerinden doğruldu, dışarıya çıktı. Pilot Cemil Bey’i diledi. Koşup haber ilettiler, çağırdılar. Geldi. Bez kanatlı keşif uçağına bindi. Karşı yatan kara dağları aştı. Döndü, geldi. Gördüklerini tez haber etti. Biraz sonra büyük bir kıyamet kopacaktı. Etraf toz duman içinde kalacak, top sesleri, yiğit naraları gök kubbeyi sarsacaktı.

Kara dinli düşman armadası, Çanakkale Boğazı’na doğru yol alıyor, korkusuz ilerliyordu. Başı “Queen Elizabeth” çekiyordu. Tabyalarımızda ses soluk yoktu. Herkes sorumluluğunu biliyor, kopacak fırtınayı bekliyordu. Düşman gemileri Karanlık Liman’a girdiler. Toplarını Türk tabyalarına çevirdiler. Alçıtepe’yi topa tuttular. Artık gökler ateş yağdırıyor, Karanlık Liman cehennem görünüşü veriyordu. Çanakkale yanıyor, Hamidiye Kışlası ve Kilitbahir’den yer yer alevler yükseliyordu. Türk tabyaları susuyordu. Yalnız, koç yiğitlerimiz, ak saçlısından, körpe bıyıklısına kadar, kurulmuş bir zemberek gibiydiler. Vakit tamam olunca boşanacaklar, ateş kusacaklar, kara dinli kâfirleri anasından doğduklarına pişman edeceklerdi. Amiral nam kâfir Robeck, göğü saran kara dumanlara baktı. İlk defadır aldandı. Gülüşen komutanlarına, görelim, işitelim, bakalım ne söyler:

- “Taş taş üstünde bırakmadık ki… Gayret şövalyelerim! Gün kararan çağda İstanbul’dayız.!

Elini şaraba götürdü, aldı. Dudağına değdirdi. Zafer sevincini erkenden yaşamak istedi. Kendini Bizans Fatihi olarak düşündü.

Bu sırada güneş yükselmişti. Türk topları ateş kusmaya başlamıştı. Görklü Tanrı’nın övüp yarattığı, koşa badem ağızları genç kızların, gelinlerin sevmeye kıyamadığı, ak pürçekli anaların dualısı, kor ateş ağızlı koç yiğitlerimizin attığı tek mermi bile boşa gitmez oldu.

Kara dinli kâfirler, irkilip doğruldular. “Hurra, hurra!” diye çağırdılar. Kumanda köprüsünde demlenen Amiral nam kâfir Robeck, telaşlandı, can tatlısını bildi. Frenk’leri aşağıladı:

- “Niye İngiliz’ler gibi savaş hattına girmiyorlar? Niye geri duruyorlar?”

İşaret verip çağırdı. Onlara Rumeli kıyılarını tutmalarını öğütledi. Frenk savaş gemisi “Bouvet” ve diğerleri denileni işlediler. Rumeli kıyısına yanaştılar. Bu defa Mesudiye tabyalarımız ateş kusmaya başladılar. Koç yiğitlerimiz “Allah, Allah!” diye çağırdılar. Osmanoğulları top mermilerini omuzluyor, ateş kusan ejderhalara yem hazırlıyorlardı. Çanakkale Boğazı cehenneme dönmüştü.

Topçu eri Kara Mehmet tetikteydi. Frenk gemisini gözlüyor, hiçbir hareketini kaçırmamaya çalışıyordu. “Bouvet” menzile girmiş, vakit tamam olmuştu. Kara Mehmet “Bismillah!” deyip, “Allah!” diye nara çal-dı. Topu ateşledi. Topun mermisi ıslıklar çalarak yükseldi. “Bouvet”in güvertesinde patladı. Ortalık anacık babacık gününe döndü. Frenk gemisi yan yattı. Kıyıya doğru sürüklenmeye başladı. Kara Mehmet sevindi, güldü. Topunun namlusunu öptü, sırtını okşadı. Atışa devam etti. Beklenen saat gelmiş, “Bouvet”, “Nusret”imizin döktüğü mayınlardan birine çarpmıştı. O anda bütün Boğaz sarsıldı. Birbiri ardına patlayan mayınlar, bütün Boğaz’ı yangın yerine çevirdi. Tabyalarımızdan “Allah, Allah!” sesleri yükseldi. Zafer davulları dövülmeye başladı. “Bouvet” sulara gömüldü.

Amiral nam kâfir Robeck, yerinde duramıyor, adeta tepiniyordu. Küpeşteye vurdukları yumruklarıyla kinini kusuyordu. Telaş, korku ve şaşkınlık bütün kara dinlileri sarmış, sarsmıştı. Mayın subayını çağırttı. Oracıkta kurşuna dizdirtti. Ayıttı:

- “Hani körfez mayından temizlenmişti? Hani daha dün gece, temiz raporu verilmişti? Nerden çıktı bu mayınlar? Kim döktü, nasıl döktüler?”

Öyle ya Han’ım hey! Onlar ki başkalarına akıl vereler, kendi yolları üzerindeki kuyuyu görmeyeler. Böylelerinden çok korkmak gerekir. Tanrı Teâlâ bizi, böylelerin elinden korusun, amin!

Çanakkale yanıyor, karşılıklı top ateşleri devam ediyordu. Rumeli kıyıları düşman armadasına mezar olacaktı.

Bu arada, iki düşman gemisi daha yara aldı. Bunlardan “Goulais”, Tavşan adaları önünde karaya oturdu. Can tatlısını duyan düşman gemileri, kumanda zincirinden çıkmışlar, Türk topçusunun ateşinden korunmak için, bir o yana, bir bu yana dağılıyor, kaderin elinden kurtulmak istiyorlardı. Mayınlar ateş fışkırıyor, “İrresistible” ve “Ocean” adındaki kâfir gemileri infilak ediyor, ağır yaralı “İnflexible” kaçıyordu. Düşmanda panik başlamış, “Hurra, Hurra” naraları duyulmaz olmuştu. Amiral nam kâfir Robeck de çareyi kaçmakta buldu. Ege’ye açıldı.

Gün batıyordu. Amiral, hayatının en acı telgrafını Çörçil’e çekmeye çalışıyordu:

- “Çanakkale geçilmez…”

Karşı yatan kara dağlar karardı. Cehennemi sesler kesildi. Kızıl gün dağların arasında kayboldu.

Tabyalarımızda bir bayramdır alıp gidiyor, günün yiğitleri övülüyordu. Yakılan meydan ateşinin etrafında toplanan koçaklar, koçlar sevinç içindeydiler. Cevap Paşa, yardımcılarıyla koptu, yerinden doğrulup geldi. Nusret kahramanları Nazmi ve Hakkı beyler sökün edip geldi. Cemal Bey yerinde duramadı, koştu, geldi. Topçu eri Kara Mehmet coştu geldi. Sırmalı paşalar, sırmasız erler, nice nice koç yiğitler duydu geldi. Mehter vuruldu, peşrev başladı. Kıt kanaat, elde bulunanlarla yetilinip bir şölen verildi. İki koç meydana çıkıp, nara atıp, güreş tuttular. İki dahi yiğit, pazısı güçlü, yürekleri iman doluydular. Bir türlü yenişemediler. El sıkıp ayrıldılar.

Cevat Paşa yerinden doğruldu. Bütün özler ona çevrildi. Herkes sustu, bekleşti. Başbuğlarına kulak verdi. Cevat Paşa seslendi. Görelim ne söyledi:

- “Oğullarım, şahbaz yiğitlerim, koçlarım. Tanrı sizi kutladı. Biz de kutlarız. Duyanlar, işitenler de kutlasın. Ulu Tanrı’m günahlarınızı adı güzel Muhammet’e bağışlasın. Varın siz, eğlenmenize bakın!” dedi. Ayaklandı. Yardımcıları ve şaşkınlıklarını henüz daha yenemedikleri anlaşılan Alamanlar dahi kalkıp doğruldular, peşi sıra yürüdüler.

Ozanlar saza düzen verip, tellere mızraplarıyla dokundular. Bu yiğitlik destanı unutulmasın dediler. Derleyip toparladılar, ayıttılar:

- “Çanakkale içinde toplar atılır

Yiğitler harman olup safa katılır

Gün döner, akşam olur, tüfek çatılır

Kuşlar yuvaya döner, Tanrı çağrılar.”

 

Han’ım, hey! Osmanoğlu’nun tam bilicisi, dar zamanlarının yol göstericisi, ozanlar ozanı Oyhanata’m gelir. Sözü özünden kavrayıp, yiğitleri kutlular, soy soylayıp boy düzer. Bu destan, adsız yiğitlerimizin olsun der. Dünya durdukça anılsınlar, unutulmasınlar der. Bu destan, Çanakkale aslanlarımızın olsun der.

- “Gelimli gidimli dünya

Son ucu ölümlü dünya” der.

 

Dua edelim Han’ım:

- “Sofranda katığın eksilmesin

Gölgelice kaba ağaçların kurumasın

Seni bu cihanda aziz kılan ulu Tanrı’m

Öbür dünyada yalnız komasın

Bozkurt soylu oğulların, kızların çoğalsın

Türk’ün adı yeryüzünden silinmesin

Tanrı günahlarımızı adı güzel Muhammet’e bağışlasın

Amin! "

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ 


 

 

  

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Post A Comment! Send to a Friend! Trackback URL


Comments


Trackbacks

<%TrackbackDate%> - <%TrackbackTitle%>

Posted at <%TrackbackBlogName%>


<%TrackbackExcerpt%>

Delete