ÖYKÜMÖYKÜ
16/9/2009
YIKIM GÜNLERİ

Yorumlar _anakkale Destan Destan

 

Musa balı Bey oğlu Adsız Bey, kalkıp yerinden doğruldu. Azık çantasını omuzlanıp, yola koyuldu. Söyledi:

- "Şu yahşi yollar ne zaman bitecek? Ne zaman obama varacağım?"

Yorgunluktan bitip tükenmişti. Sakalları uzayıp kırçıllaşmış, sanki bir Türkmen kocasını andırır olmuştu. Savaş, koç yiğidimizi de ihtiyarlatmıştı. Gören, yaşının kırk elli olduğunu sanırdı.

Aslında henüz yirmi üç yaşındaydı. Uzun savaş yılları, cepheden cepheye gidip gelmeler, onu, şu koç yiğitimizi de çökertmişti. Hemen vücudunun cümle yerinde kurşun yaraları, yüzünün sağ yanında da derin bir süngü yarası vardı. Ağır aksak da olsa, yavaş yavaş yürüyordu. Günlerdir yoldaydı.

Kızıl güneş, karşı yatan kara dağların ardında kayboldu. Kara gece, olanca gücü ile gelip çattı. Göz, gözü görmez oldu. Adsız Bey, yolun kıyısına çöküp oturdu. Azık torbasını önüne yaydı, yorgunluktan titreyen elleriyle güç belâ açtı, kara somun ekmeğini çıkardı. Bayat kara somun ekmeği taş kesilmişti. Belindeki hançerini çıkarıp, zor zahmet bir dilem kara somun kesti. Katıksız, yutkuna yutkuna yedi.

Az sonra duyup işitti. Gacır gucur öten, yol türkülerinin en hasretlisini söyleyen bir kağnının kendisine doğru gelir olduğunu görüp se-vindi. Acele acele, azık torbasını toplayıp, ağzını büzdü, kalkıp yerinden doğruldu. Bekledi.

Kara gecede yavaş yavaş ilerleyen kağnı sürücüsü, yanık bir türkü okuyup, belli ki gamını, kederini dağıtmak istiyordu. Adsız Bey de, şu garibin söylediği türküyü biliyordu. Duyunca gönlünün bunaldığını, yüreğinin yandığını, iliklerine kadar titrediğini gördü. Kağnı yaklaştıkça, o türküyü söyleyen şu garibin sesi dahi gürleşti.

- "Çanakkale içinde bir dolu testi

Anneler babalar ümidi kesti

Of! Gençliğim eyvah."

 

Kağnı sürücüsü, Adsız Bey'e yaklaşınca, türküsünü yarıda kesip söyledi:

- "Dur kara danam, koca öküzüm. Şurda, yolumuzun üstünde bir garip var. Sorup öğrenelim, hali nicedir? Aç mıdır, tok mudur? Gideceği yere kadar, onu dahi alıp götürelim."

Kağnıyı çeken öküzler durdu. Kağnı tekerlerinin gıcırdaması duyulmaz oldu. Kağnı sürücüsü:

- "Selâmünaleyküm, kocamış kara koç!" dedi.

Adsız Bey, cevapladı:

- "Aleykümselâm, erenler! Yolunuzun gittiği yere kadar, beni de alır mısın?"

Kenan adlı kağnı sürücüsü demiş:

- "Başımız üzre yerin vardır. Hele gel de, yanıma otur. Kara gecede yol alırken, oturur yârenlik de ederiz."

Adsız Bey, kağnıya binince, tekrardan yola koyuldular. Dolunay, karşı yatan kara dağların ardından çıkıp yükseldi. Uçsuz bucaksız zümrüt ovaları aydınlattı.

Adsız Bey, dolunayın feriyle baktı, görüp anladı. Yanı başında oturan Kenan dahi, yüzünün sağından, solundan yaralar almıştı. O dahi nice savaşlar görmüş, kara koç bir yiğit, bir gâzi dervişti.

Adsız Bey, merak düğümünün ucunu açmak için sordu:

- "Adını bağışlar mısın, bre yiğidim? Hangi cephedeydin?"

- "Adımız; Kenan'dır. En son olarak Gazze'de bulundum. Çok canlarımız, kara koç yiğitlerimizi, alp erenlerimiz telef oldular. Sebepsiz yere vuruştuk. Canımız sıkılır olmuştur, ağam!”

- “Neden?”

- “Dünya kötü. Zaman, ahir zaman. Kardeşin, kardeşe güveni bile kalmamıştır. Kara Arap, çok yerde bizi arkadan vurmuştur. Hanlar hanımız kederinden ölüp gitti. Kalleş kara dinli, oluk gibi altun akıtıp, cümle Müslüman'ı birbirine kırdırdı. Onca İslam mülkü elimizden çıkıp gitti. Neden, niçin savaştık? Şimdi de niçin silahlarımızı bıraktık? Söyler misin, ağam?"

Adsız Bey, kuşağından tütün kesesini çıkarıp kalınca iki tütün sardı. Kav çakmağını çakıp, onlardan birini yaktı. Tekini, Kenan nam gâziye verdi.

Söyledi:

- "Ben dahi anlamamışım kara koçum. Ben dahi düşünür olmuşum. Çanakkale'de, Azerbaycan'da vuruştum. Koca İngiliz domuzlarını, Frenk köpeklerini, dahi Rus ayılarını da perme perişan ettik. Cümle kara dinliyi, her cephede mağlup ettik. Nasıl oldu, anlayamadım. Neden, niçin silahlarımızı bıraktık? Kara dinli azgın kâfir, payitahtımıza girer olmuştur. Kâfir köpekleri, elini kolunu sallayıp topraklarımıza destursuz girer olmuştur. Kara gün kararıp kalacaksa, halimiz nice olacaktır?"

Kara koç Kenan nam gâzi, birden öküzlerinin ipini çekip, kağnısını durdururken söyledi:

- "Yerin göğün yaratıcısı ulu Tanrı'm, sonumuzu hayra çıkarsın. Dileğim, sebepsiz yere Osmanoğlu kırılmasın. Lâkin bilirim. İş, yine silaha düşecektir ağam. Geçende odada kocamışlar konuşurlardı. Kulak verip duydum. Yunan keferesi, güzel İzmir'e çıkmaya hazırlanırmış. Neyse... Gerisini, içerde konuşuruz. Şu fakirin konağına geldik. Bu gece, konuğum olursun. Tanrı'm ne verdiyse, yiyip içeriz. Biraz dinlenir, canın isteyince de yola koyulursun."

Kenan, kağnıdan yere atladı. Kendisine doğru havlaya havlaya gelen Karabaş köpeğini susturdu. Bahçe kapısını açıp, içeriye bağırdı:

- "Canını, şeytanlar alası. Kara yerlere giresi. Kız Döne, gelişimi duymadın mı? Kalk! Yalnız değilim! Yanımda bir konuğumuz vardır."

Toprak damlı evin içinden bir kadın sesi duyuldu:

- "Acelen ne ağam? Duydum, geliyorum!"

Kapı aralandı. Döne, gelenleri karşıladı. Söyledi:

- "Hoş gelmişsiniz. Geçin, içeri buyrun!"

Kenan nam gâzi ve Adsız Bey, durmayıp içeri girdiler. Döne Kadın geri durup, kağnın yanına gitti. Öküzleri boyunduruktan salıp, alıp damlarına götürdü. Önlerine sap saman koydu, döndü. Durmadı. Tez sofrayı hazırlayıp, meydana koydu. Gelenleri buyur etti. Varıp yayığının başına geçti, taze ayran dövdü.

Adsız Bey, "Bismillâh!" deyip, sıcak çorbaya uzandı. Kaşıklamaya başladı. Aylardır, boğazından bir lokma sıcak yemek geçmemişti. Günlerdir yol teper olmuş, bulabildiği yerlerden bir kara somun almıştı. Yemek sonunda, sofra kalkmadan, görklü Tanrı'ya el açıp dua etti:

- "Sofranızdan sıcak yemeğiniz eksilmesin. Ulu Tanrı'mın bereketi üzerinize olsun! Ağız tadınız bozulmasın."

Sunulan taze ayrandan içtiler. Kara gecenin hayli ilerlemiş bir saatinde uykuya vardılar.

Tan ağaran çağda, akça koyunlar, mor kuzular meleyen çağda; Döne Kadın kalkıp yerinden doğruldu. Adsız Bey'in azık torbasını ha-zırladı. İçini de yol boyu, kendisine yetecek kadar yiyeceklerle doldurdu. Koyunlarını dahi sağıp geldi. Ocağa bir tencere süt koyup, altını da kor ateşle alevlendirdi. Varıp, Kenan'ını kaldırdı.

- "Kalk hele yiğidim, kalk hele! Yiğit adamın üstüne güneş doğmaya! Görklü Tanrı'mın bütün uğursuzlukları, dahi terslikleri üzerimizde toplanmaya. Konuğumuzu varıp kaldır. Kaç yıldır yuvasına hasret adamı bekletme."

Söylendikçe söylendi. Kahvaltılık bir şeyler hazırladı.

Musa Balı Bey oğlu Adsız Bey de uyanmıştı.

İlktir, kaba döşekte yatmış olmanın rahatlığı içinde, gerindi. Kalkıp tez zamanda urbalarını giyindi. Döne Kadın'ın döktüğü soğuk su ile yüzünü yıkadı. Tutulan ipek peşkir ile kurulandı.

Kahvaltıdan sonra söylemiş:

- "Bre kardeş, karındaştan ileri bildiğim Kenan nam yiğitim! Dilerim, görklü Tanrı'm, tuttuğunuzu altın etsin. Her ne dileğiniz varsa, versin. Yolcu yolunda gerektir, derler. Biz dahi yolcuyuz. Gönlümüz de bir an önce gidip, kuşlar gibi uçup Çavdar ilimize varmayı diler. Ak saçlı anacığım sağsa, ellerini öpmeyi isteriz. Destur." demiş.

Kenan nam yiğitle birlikte dışarı çıkmışlar.

Adsız Bey, avluda bağlı boz aygırı görünce, hem sevinmiş, hem şaşırmış. Kenan nam yiğit, boz aygırın gemini tutup, koç yiğidimize, koçağımıza armağanımızdır deyip, Adsız Bey'e uzatmış. Adsız Bey, bey oğludur. Yük altında kalmak istememiş.

Söylemiş:

- "Bre kardeşimden ileri sever olduğum yiğidim. Bilmez misin? Yük altında kalırsa, bir eşek kalır. Değerli hediyeni karşılıksız alamam."

Kenan nam yiğit de söylemiş:

- "Yoluna kurban olduğum yiğit.

Boz aygırımızı altına çekmişiz, çok mudur?

Osmaneli'nde, sultan topraklarında

Ne zamandır hediyeye karşılık beklenir olmuştur?"

 

Adsız Bey utanmış, Kenan nam yiğidin yüzüne bakamaz olmuş. Bir zaman hemen hiç konuşmamışlar. Karabaş köpek de, ayak uçlarına gelip, bildik oyunlarına başlamış. Adsız Bey, istemeye istemeye boz aygırın üstüne sıçrayıp binmiş. Gün ölümlüdür, deyip helâlleşmişler. Boz aygır, geminin salındığını anlar anlamaz, hızla ileri atılmış. Çavdar iline doğru, nal çalmaya başlamış. Koca Türkmen ilinde âdettir: Uğurlanan bütün yolcuların ardı sıra, bir kova dolusu su boca edilip, kuru yere dökülür. Döne Kadın dahi, dolu kovasını Adsız Bey'in ardı sıra, kuru yere dökmüş. Söylemiş:

- "Dilerim, görklü Tanrı'mdan, tez zamanda, kuru yere döktüğüm duru su kurumadan sılana varasın koç yiğit!"

Günler, haftalar geçmiş. Kızıl güneş, karşı yatan karlı dağları da, aşağılarda uzanan zümrüt yeşili koca ovaları da aydınlatmış.

Adsız Bey, yollarda nice nice gâzi dervişler, alp erenlerle, dahi koçlar ve koçaklarla karşılaşmış. İki konağı bir edip, boz aygırını da olanca hızı ile sürmüş. Gece demeyip, gündüz dememiş. Kızıl güneş kararıp da yerini dolunaya bırakınca, Bağarası'na varmış. Yıllar önce bir gece uğrayıp da geçtiği hancı Toma'nın hanına inmiş. Boz aygırını miçoya verip, tez yemlemesini buyurmuş.

Hancı Kara Yorgi durur mu? Adsız Bey'i karşılayıp, ona kalacağı odayı gösterdi:

- "Vire yiğidim. Hanımıza hoş gelmişsin! Kalacağın oda, burasıdır. Yorgun görünürsün. Var yatıp, dinlenmene bak!"

Adsız Bey, söyledi:

- "Yorgunluğumuza bakıp da aldanma çorbacı! Hele bana oyun oynamaya kalkayım deme! Şafak vakti gel, bizi kaldır. Daha yolumuz uzaktır. Söyle miçona, boz aygırımızı da erken hazırlasın!"

Tan ağaran çağda Adsız Bey, kalkıp yerinden doğruldu. Hancı Kara Yorgi'yi çağırıp sordu:

- "Hana gelip gidenleri, bilir misin çorbacı?"

Kara Yorgi cevapladı:

- "Zo yiğidim, elbet tanırım. Bir sorup da öğreneceğin vardır?"

- "Belli, öyledir."

- "Zo, vire beyim, aslanım. De bana, kimdir o?"

Adsız Bey, söyledi:

- "Şu soracağım yiğit, Çavdar ilindendir. Koca Türkmenlerdendir. Akça gelin oğlu Mehmet diye bilinir. "

Hancı Kara Yorgi, çenesindeki seyrek sakallarını okşayıp, bir zaman düşündü. Belli, hatırlamaya çalıştı, söyledi:

- "Vire koçum, bir gün önce gençten biri geldi. Adsız Bey'im geldi mi, dedi. Adsız Bey'i tanımam, görmem. Adını bağışla. Yoksa sen, Adsız Bey misin?"

Adsız Bey, bunu duyup sevindi. Tez hancı Kara Yorgi'ye sordu.

- "De bana çorbacı! O dediğin yiğit, burda mıdır?"

Kara Yorgi bekletmedi, cevapladı:

- "Zo, burdadır koçum."

Adsız Bey, yerinde duramaz oldu. Sevinçle söyledi:

- "Tez, bana odasını göster!"

Kara Yorgi öne düştü. Akça gelin oğlu Mehmet'in odasına vardılar. Kara Yorgi oda kapısını açıp seslendi:

- "Kalk vire yiğidim! Arayıp sorduğun Adsız Bey'in gelmiştir. Alıp hemen sana getirdim."

Akça gelin oğlu Mehmet, hemen yerinden kalkıp doğruldu. Adsız Bey'i karşısında görünce, şaşırdı. Sevincinden yüreği hop etti. Onca yılların hasretiyle varıp boynuna atıldı. Tek kolu ile sarıldı.

Söyledi:

- "Aslan beyim, koç yiğidim! Şükür kavuşturana! Şükür, bize bu günleri de gösteren görklü Tanrı'ma!"

Adsız Bey dahi söyledi:

- "Kara koçum, aslanım! Başına ne haller geldi? Kara dinli kâfire, kolunu mu kaptırdın? Hangi cephede, nerelerde vuruştun?"

Akça gelin oğlu Mehmet, anlattı:

- "Çanakkale'de, Seddülbahir'de dövüşüp, kara dinli azgın kâfire kan kusturduktan sonra, birçoklarımız gibi alıp beni de Bağdat iline gönderdiler. O yerde dahi İngiliz domuzları ile vuruştuk. Kara geceler, günler bitti deyip, bizi terhis ettiler. Kan ağlayan Anadolu'yu görüp geldim. Savaş bitti beyim! Savaş bitti! Lâkin, memnun musun dersen, hayır derim. Ben, şu kolumu; savaş alanlarında kazandıklarımızı da, kongre midir, konferans mıdır nedir, işte öyle yerlerde kaybedelim diye vermedim. Etraf, çalı kakıcılara kalmış. Yeni Hân'ımızın fermanını da hiç kimseler dinlemez olmuş. Osmanoğlu ne yaptığını, ne yapacağını da bilmez hale gelmiş. Kara günler gelip de geri dönmüştür, beyim. Keşke bugünleri görmeseydim. Keşke Bağdat çöllerinde vurulup ölseydim de Çolak Mehmet olarak geriye dönmeseydim. Hiç olmazsa o zaman, böyle kederler görmezdim. Şehit olan gâzilerimizden, alp erenlerimizden de ayrılmazdım."

Gözyaşları boncuk oldu, aktı. Adsız Bey, onu teselli edecek söz bulamadı. O dahi, yürek serinletici olan sözlere muhtaçtı. Yanıp yıkılan yurdunun, kara dinli, azgın kâfir eline düşeceğini düşünmek, onu dahi çileden çıkarmıştı.

- "Bu başımızdakiler, nasıl, nice kişilerdir ulu Tanrı'm? Daha terhis emri gelmeden, elimizde bulunan bütün silahları da toplamışlardı. Kaç gün, kaç gece silahsız beklemiştik. Böyle bir gün için mi? Kara günler gelsin diye mi?"

Adsız Bey, demiş:

- "Tasalanma koçum. Olanı biteni ulu Tanrı'm bilir. Önü sonu dahi ulu Tanrı'm bilir. Elbet bunda da bir kerâmet vardır. Kara dinli kafir gelip yurdumuza girecek de, bizim elimiz armut mu toplayacak sanırsın? Aldıkları ders yetmediyse, bu defa bellerini kırmaz mıyız? Kutsal vatanımız için, gece demez, gündüz demez, koçlar gibi dövüşmez miyiz? Aslan kaplan kesilip, kara dinli kâfiri yırtıp boğmaz mıyız?"

Bunca savaş görmüş, nice acı günlerin kahrını çekmiş kara koç yiğitler, kalkıp yerlerinden doğruldular. Hancı Kara Yorgi'ye hesaplarını ödeyip, miçodan atlarını dilediler. Adsız Bey boz aygırına, Akça ge-lin oğlu Mehmet de kara koç atına binip, tozu dumana katarak Çavdar ilinin, koca Türkmen'in eğlendiği yaylanın yolunu tuttular. Boz aygırı, dahi kara koç atı çatlatırcasına koşturdular.

Tez vakitte Çavdar iline varıp, koca Türkmen ulularının ellerini öpmeyi dilediler. Kınalıin'e varıp durdular.

Kocamış Akbıyık Sultan da, gelen koç yiğitleri gördü. Kalkıp yerinden doğruldu. Adsız Bey'i, dahi Akça gelin oğlu Mehmet'i karşıladı. Söyledi:

- "Şükürler olsun, görklü Tanrı'm!

Yiğit beylerimiz de geldi.

Adsız Bey’imizle birlikte

Akça Gelin oğlu Mehmet Bey’le birlikte

Avşar ilinin yakışığı geldi

Bozulan dirliğimiz, düzenimiz geri geldi

Koşa bedim ağızlı gelinler, kızlar ağlamasın

Kocamış beyler tasalanmasın

Ak saçlı analar saçını, başını yolmasın

Yiğit beyimiz geldi

Adsız Bey’imiz geldi

Adsız Bey’imizle birlikte

Akça Gelin oğlu Mehmet Bey de geldi

Uykusuz gecelerimiz bitti

Şükürler olsun görklü Tanrı’m!

Amin! "

 

Kucaklaştılar. Göğsü güzel, gölgelice kaba ağacın altında yer gösterdi. Dinlenmelerini diledi.

Oturdular.

Soluklandılar.

- "Bu günlerde beklemiyorduk sizi. Hemen şimdi obaya muştucu gitmek, geldiğinizi de söylemek isterim. Varın siz, dinlenmenize bakın. Hele az daha soluklanın!"

Hemen ala donlu doru atına bindi, Avşar ilinin yolunu tuttu.

Türkmen kocaları, beylerinin döndüğünü duyup sevindiler. Koyundan koç kırdırıp, kara sığırdan boğa kestirdiler. Toyumuz, şölenimiz vardır deyip, cümle Avşar ilinin kocalarına haber ilettiler. Genç, körpe Türkmen yiğitleri atlanıp, Kınalıin'e vardılar. Adsız Bey'lerinin eline sarıldılar. Kızıl güneş zevâle ererken, varıp gerisin geriye, obaya doğru at sürdüler.

Avşar ilindeki düğün bayramı görmeliydin Han’ım. Koca Türkmen obası inim inim inledi. Her çadırdan bir ses yükseldi.

- “Adsız Bey’imiz gelmiş! Adsız Bey’imiz gelmiş! Şükür kavuşturana!”

Cümle Türkmen uluları, dahi kocaları, körpe yiğitleri derlenip toparlanıp geldiler. Et harman gibi yığıldı. Ozanlar saza düzen verip, tellere birlikte dokundular. Adsız Bey’lerini, Akça Gelin oğlu kara koç Mehmet’i övdüler. Körpe Türkmen yiğitlerini coşturdular. Kırk gün, kırk gece büyük şölenlerini, bayramlarını sürdürdüler.

Oyhanata’m kopup geldi. Kopuzunu çıkarıp çalıp söyledi. Şol koca Türkmenlerin şölenine şeref verdi.

Dua kılalım:

- "Hani şol yiğitler, dünya benim diyenler

Ecel aldı, yer gizledi

Kara toprak dahi cümle günahlarımızı örttü

Hep birden Allah deyip dua edelim:

Gölgelice kaba ağacımız kurumasın

Soğuk soğuk pınarlarımızın suyu kesilmesin

Kara koç atlarımız esen olup, tay taylasın

Karşı yatan kara dağlar geçit versin

Amin diyen diller de cehennem yüzü görmesin

Amin! Amin!"

 

Kara gece gelip, bütün Osmanoğlu mülküne çöktü.

Koca Türkmen beyleri için, gazi dervişler, alp erenler, dahi koçlar ve koçaklar için, yeni gün doğanda, yeni bir kurtuluş savaşı başlayacaktır. Osmanoğulları, sultan kulları da ya bir kalmayınca kadar ölecekler, ya da istiklâlsiz asla yaşamayacaklardı.

Gün, zorlu olanındı. Birlik olanındı. Kötü dünyanın her köşe bucağında bilinip söylenen bir şey de vardı:

Zor, oyunu bozar derler.

Zor, oyunu bozar!

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ

 

Yorumlar (yok) Yorum yaz! Bağlantı
Trackback URL Trackbacks (<%TrackbackCount%>)